Çerçeve yasa üzerine
Kürtler etrafında gelişen her siyasi gelişmeyi zafer-yenilgi, tarihi adım-ihanet ikilemleri üzerinden tanımlama alışkanlığı politikayı okuma düzeyimizi gösterdiği gibi, toplumsal psikolojiyi çok yıpratan bir unsurdur. Kaç kez yenildik kaç kez zafer elde ettik hatırlamıyorum. Oysa siyaset, bilinenin aksine, hatta öncelikle bir çatışma sanatıdır, çatışmalı toplumsal ilişkilerin politik zeminde örgütlenişidir. Güç ilişkilerini ve odaklarını yerinden oynatmanın, verili pozisyonları kırmanın sanatıdır siyaset. Çeşitli açık uçlu gelecek potansiyelleri arasında mümkün olanı ortaya çıkarma sanatıdır. Bu manada Kürt tarihinin orta yerinde duran Öcalan'a dair kendi adıma, her seferinde "Öcalan Kürtleri sattı" diyen ezbercilerden de, sorumluluklarını görmeyip "yürüten sensin kudretine şükürler olsun" diyerek huzura eren mahalle sakinlerinden de değilim. Bu ikisi de kendisinin özne olduğunu unutmanın dayanılmaz rahatlığına kavuşan şanslıların dünyasına aittir. Oysa mücadelenin geldiği nokta bize birey olmayı zorunlu kılıyor. Birey olmamak eskiye aittir. Mücadelenin içinde ama kendi sözü, kendi fikri, kendi cümleleri, kendi tutumu olan bireyler olmalıyız. Bu yoksa mücadele etmenin de büyük bir anlamı yoktur bugün. Dolayısıyla bugün mücadele ile kuracağımız ilişki özgür birey aidiyeti çerçevesinde olmalıdır. Bu tür bir aidiyet ilişkisi geliştirdiğimiz vakit, mücadeleyi eleştirsek dahi içimizde kopma duygusu oluşmaz. Aynı şekilde içimizde kopma duygusu oluşur korkusuyla, onun eksik ve hatalarını eleştirmemezlik de etmeyiz. Bu tür bir ilişki tam da örgütlü olmanın kendisidir. Sözünü ettiğim şey mekanik bir örgütlülük değil; kendi içinde kurulan, duyguda ve düşüncede örgütlü olmaktır.
Sevgili okurlar böyle bir girişin çerçeve yasayla ne ilgisi var diye düşünüyordur. Şöyle ki: iki gündür çerçeve yasa ile ilgili tartışmaları izleyince aslında mücadele ile özgür aidiyet ilişkisini pek kuramadığımızı farkettim. Bir taraftan tarihi adım diyerek allayıp pullayıp canhıraş savunanlar, diğer taraftan yasayı mücadele sahipleri açısından mücadelenin bitiş ilanı olduğunu iddia edenler. Bu iki tutum bana mücadele ile kurulan ilişkinin sorunlu olduğunu hatırlattı. Zira mücadele ile özgür aidiyet ilişkisi kuranlar, gerekçe kısmı hariç, esasta Şex Sait isyanı sonrası 1928'de çıkarılan yasadan bir farkı olmayan bu yasayı allayıp pullayıp tarihi adım diye anlatmaz. Diğer taraftan bu yasayı berbat olarak görenler de bunu mücadele güçlerinin kesin yenilgisi olarak anlatmaz. Bu iki ilişki biçimi kesinlikle sağlıklı değildir. Bana göre doğru olan yasanın ne olduğunu gerçekçi ve doğru anlatmakla birlikte, mücadele güçlerinin bu yasaya onay verme sebeplerini anlamaya çalışmak ve anlatmaktır. Bu önemlidir. Çünkü dün ve bugün olduğu gibi Kürtlük mücadelesi yarın da devam edecek, krizler yaşayacak ve mücadele güçleri şekil ve içerik değiştirseler de var olmaya devam edecektir.
Çerçeve yasaya gelirsek:
İki yıllık süreçte olduğu gibi yasanın çıkma süreci de yanlış bir iletişim stratejisi ile yürütüldü. Şeffaflık yerini sürekli belirsiz, yapay ve içeriksiz söylemlere bıraktı. Yasada olmayacak kazanımları olacakmış gibi anlatmak, Kürt kamuoyunda "dağ fare doğurdu" algısına sebep oldu. Ayrıca bu süreklileşen tutum Öcalan'ın ve hareketin toplum üzerindeki inandırıcılığına zarar vermektedir. Oysa yasa konusunda zaten ortada dağ yoktu.
Bir kere bu yasa Kürt sorununu haklar bakımından tanımlamıyor. Kürt sorununun demokratik çözümünü müzakere masasına ve parlamentoya getirmiyor. Getirdiği şey PKK'nin silahsızlandırılması mevzusudur. Bu yönüyle yasa, müzakere yasası değil, mütareke yasasıdır. Savaşın sonlanması ve savaşçıların hangi koşullarda silah bırakacağını ortaya koyan bir hukuka işaret ediyor. Müzakere bu mütareke yasasının hayata geçmesinin ardından başlayabilir, buna kapı aralıyor.
İkincisi yasa silahlı güçler konusunu "terör" ve "suçlu" parantezinde ele alıyor. Uzun yıllara yayılan savaşın tarafı olarak değil, şartla salıverilecek olan birer suçlu olarak kodluyor. Devlet ise savaşın diğer tarafı değil; hakim, savcı, karar vericidir. Savaşçıların mahkumiyet hükümleri kaldırılmıyor, hukuki nitelikleri değiştirilmiyor, cezai sorumlulukları ortadan kaldırılmıyor. Yani yasa tek taraflı bir ceza defteri kaydını ortaya koyuyor. Mahkumiyet hükümleri ortadan kaldırılmadan 5-10 yıllık ertelemeler öngörülüyor. Yani yasadan faydalanacaklara özgür yurttaş olmak değil; davranışları yıllarca gözetlenecek koşullu tebaaya dönüştürmek vaat ediliyor. Bu yönüyle yasa gelecek olanlara tehdit ve şantaj unsuru içeriyor. Bu rehine statüsü yasanın güven unsurunu eksik bırakıyor.
Üçüncüsü yasa mantığı büyük oranda siyasal ve hukuki değil güvenlik odaklıdır. Örgütün kendisini tamamıyla fes ettiğinin tespiti kararını MGK'ya bıraktığı gibi, kurulacak kurulun büyük oranı da güvenlik bürokrasisinden tarif ediliyor. Bunların içinde siyaset, ekonomi, toplumsal kamu ve Kürt tarafı yok. Yani devletin güvenlik odakları hem taraf hem hakem hem denetçi.
Dördüncüsü yasadan yararlanacak olanların demokratik siyasete katılım hakları ve yeniden entegrasyonuna dönük bir güvence yok. Hukuki statü yok, sosyo-ekonomik program yok. Aslında PKK'nin gerçekten tamamıyla sonlanmasını isteyen bir akıl bu yasayı değil, saydığım eksikleri içermeyen bir yasa çıkarır.
Bu yasanın iki olumlu tarafı ise, gerekçe kısmında ilerleyen süreçlerde demokratikleşme vaadi içermesi ile birlikte, yasa yürürlüğe girdiğinde hapishanelerden 4000'e yakın tutsağın çıkabilmesi ve sürgündeki çok sayıda insanın geri gelebilmesidir.
Dolayısıyla salt böyle bir yasaya dayanarak binlerce gerillanın ve yüzlerce sürgünün gelebileceğini düşünmek için aklı durgun olmak gerekir.
O halde tablo buysa taraflar bu yasada neden ortaklaştı? Görünen o ki taraflar sürecin bitmesini değil; bir şekilde sürmesini arzuluyor. Ve süreçteki tıkanmayı kimseyi tatmin etmeyen bu yasa ile aşmayı hedeflediler. Bana göre bu yasa Kürt sorunu bakımından bir çözüm perspektifi değil fakat sürecin sürmesi bakımından aktörleri masada tutan bir işleve sahiptir.
Erdoğan'ın bu sürece bir seçim yatırımı olarak baktığı çok bariz ve yeniden seçilmek için seçenekleri sınırlı. Devlet kanadı bakımından ise İran ve Ortadoğu'daki gelişmeler hâlâ riskler içerdiği için, Kürt güçlerinin kendisi dışında bir siyaset ve gelecek arayışına girmesini arzulamıyor. Öcalan ise devletin ve iktidarın bu seçenek azlığını görerek, buradan savaş zeminini kökten ortadan kaldırarak kendi hareketini yasal hukukî zemine entegre etmenin yollarını arıyor. Erdoğan ve devlet gibi aynı zamanda Kürt tarafının da seçenek kısıtlılığının olduğunu da bir dipnot olarak düşmek isterim. Bu sebeplerden ötürü taraflar sürecin sürmesini arzuluyor ve bu yasa şimdilik bu ihtiyacı karşılıyor.
Fakat görünen o ki Öcalan sürecin başında umduğu ve hedeflediği noktaya ulaşmış görünmüyor. Yani devleti demokrasiye açık hale getirmek ve stratejik Kürt - Türk ittifakının örülmesi. (Ki bence Türkiye'deki güçlerin tarihsel ve güncel potansiyelleri böyle bir şey için uygun değildir). Devlet demokratik dönüşüm yerine jeostratejik hesaplarla, Erdoğan ise yeniden seçilme planı üzerinden hareket etmeye devam ediyor. Yani demokrasi dediğimiz şey şu an demagojidir sadece. İran'ın durumu netleşmeden ve Türkiye'de önümüzdeki seçimler gerçekleşmeden kimin gerçekte neyi hedeflediğinin üstündeki örtü ortadan kalkmayacak, demokrasi bir demagoji aracı olarak piyasaya sürülmeye devam edecektir. Şu an bunun değişeceğini gösteren herhangi bir siyasal veri de halihazırda yoktur.
Bu sebeplerle taraflar aslında stratejik adımlar atmayıp taktiksel adımlarla belirleyici faktörlerin (İran ve Türkiye'deki seçimler) sonuçlanmasını, en azından daha belirgin hale gelmesini bekliyorlar. Bu özet tabloda Öcalan ve Kürt hareketinin bütün gerilla güçlerini bu vadede tasfiye etmesi mümkün görünmüyor. Fakat süreç devam ediyor, edecektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.