Mahmut Bilgin

Mahmut Bilgin

Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?

Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?

Öncelikle şunu bilmeliyiz ki çözüm bulmak, çıkış yolları ortaya koymak hiç de kolay değil. Eski alışkanlıklarla, eski düşünme biçimleriyle yaklaşmak bizi tek bir adım ileri götürmeyecektir. Öyle bir zamandayız ki; geçmiş geleceği aydınlatmıyor, akıl ise belirsizliklerde yol alıyor. Bu yüzden yol almak kolay değil. Böylesi zamanlarda aklımıza bir nebze yardımcı olacak tek şey geleceğimizin sorumluluklarını düşünmek ve onlar için hareket etmektir.

Mücadelemizde kavram yoğunluğu ve bolluğunun olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Fakat bu kavram bolluğu düşünsel üretimin yoğun olduğu anlamına gelmez. Hatta çoğu kez böyle dönemler düşünsel üretimin değil; ezberler sonucu siyasal mücadelenin içe kapanmasına delalet eder. Çünkü kavramlar belirli bir gerçekliği açıklamak için vardır; gerçekliği kavrama uydurmak için değil. Kavramlar sadece olguları anlamamıza katkı sunmak için vardır; onları tabulaştırmak ve gerçeğin yerine geçirmek için değil. Bir siyasal mücadelede kavramlar artıyorsa fakat açıklama gücü ve kabiliyeti azalıyorsa orada düşünsel üretim zayıf, gerçeklik kavrama uyduruluyor demektir. Ayrıca siyasal mücadelelerin kaderi esas olarak kavramlar üzerinden değil; yaşanan süreçler içerisinde belirlenir. Paradigmaların esas savaş alanı teori değil; o paridagmayı esas alan kurumların, öncülerin, yapıların gündelik hayat ilişkilerinin ve maddi koşulların kendisidir. Yeni paradigmanın zorlandığı, boşluğa düştüğü yer tam da burasıdır. Çünkü mücadelelerin kaderini kavramlar değil; gerçekler belirler. Bu yüzden bugün ihtiyaç olunan şey kavramları fetişleştirerek gerçeğin yerine geçirmek değil; her yere boca ettiğimiz kavramların (demokratik siyaset, demokratik toplum, ulusal birlik, halkçı belediyecilik, komünal yoldaşlık, kadın iradesi..) ruhunu taşıyan hakiki bir siyasal ve örgütsel kültürdür. Bir başka ifadeyle Kürt siyasi hareketinin önce kendi içinde yeni ideolojik gerçekleşmeyi, şimdileşmeyi başarmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılmadan hiçbir manifesto toplumsal hayatta herhangi bir anlam rejimi inşa edemez.

Öte yandan Kürtler'in artık ne yalnızca romantik sloganlara, içeriksiz tanımlamalara nede tahayyülsüz pragmatizme tahammülü kalmamıştır. Kurucu, siyasal toplumsal ufkunu hiçbir zaman kaybetmeyen bir zihinsel eşik gerekmektedir bize. Bu vurgulardan hareketle şunu diyebilirim ki oturduğumuz yada mücadele ettiğimiz yerden yapacağımız çözüm hamleleri -yanlış olmazlarsa bile - değişen somut koşullara uygun ve gerçekçi değillerse çare olmayacaklardır. Hareketin yada kimi mücadele gruplarının kimi çaba ve dirençleri suya kılıç sallamaktan öteye geçmez. Hareketin bünyesinde birikmiş yapısal sorunları, devasa nüfuslara ve çoklu sosyal gruplara sahip milyonluk Kürt şehirlerinin gerçeklerini, bu insan gruplarının yeni sosyolojik hâllerini görmezden gelmek yada hareket halindeki geniş çaplı ekonomik yoğunlaşmaları ve değişimleri görmemek, onları önlemeye kalkışmak ütopik olacaktır. Bu yüzden yapacağımız çözüm hamleleri ve fikirleri toplumdan, her türlü toplumsal gruplardan, yeni Kürt toplumundan bağımsız olmamalıdır. Sorun salt örgütsel olmayıp toplumsaldır. Bunun için de yeni süreci toplumsallaştırmaya, yeniden politize etmeye ve aynı zamanda insanileştirmeye ihtiyaç vardır. Çünkü insan olmakta ısrar sosyalizmde ısrardır.

Ve eğer mümkünse gelişecek konjonktürel süreçlerden ulusumuz adına pay almaya çalışmak. Fakat şunu söylemeliyim ki yeni Kürt toplumunu kavramak hiç kolay değil, ezber kavram ve analizlerle olacak şey hiç değil. 30, 20 yıl hatta 10 yıl önceki değerlendirmelerimizin ezici çoğunluğu bugün geçersizdir. Çeşitlenen, değişen, başkalaşan, kurtuluşa büyük emekler ve ömürler veren ve bugün artık kaybedecek çok şeyi olan bir Kürt toplumu var. Dolayısıyla bütün bunlara uygun hamleler ve çözüm çabalarına ihtiyacımız var tam olarak.

Kriz büyüktür, konu ciddidir. Kriz salt politik yol, kadrosal, örgütsel model ve kurumsal olmayıp, tüm bunları da kapsayan ulusal ve toplumsal bir krizdir. İsteyen istediğini düşünebilir. Fakat bana öyle geliyor ki son iki yılda yapılanlar yapılmaya devam edilirse önümüzdeki 5-6 yılda yarım asırlık Kürt siyasal mücadelesinin cenaze namazı kılınacaktır. Bu yüzden "ne yapmalı?" sorusuna verebildiğim ilk cevap şudur: bugüne kadar yapılanları yapmamak, durdurmak, durmak, önce bir nefes almak, önce değişimi anlamak. Önce anlamak! Zira anlayarak yaptığımıza, kolektif bir anlam bütünlüğüne vararak işlerin yapıldığına dair bir işaret yok. Anlayarak yapılmadığı için gazete köşelerinde, parti binalarında, konferanslarda yapılan bizbize tartışmalar hayata değmiyor ve en etkili manifesto dahi birkaç köşe yazısı ve toplantının ötesine geçemiyor, hakikate dönüşmüyor. Zira ahlâkî politik komünal toplum program, tüzük ve metinler üzerinden hakikate dönüşüp karşılık bulmaz. Ancak insanlar bu kavramlar ile günlük hayatları arasında bağ kurabildiklerinde bütün bunlar toplumsal karşılığını bulabilir. Yani toplum devrim istemediği için devrimler olmuyor değil; devrimin hayata değen doğru araçları olmadığı için devrimler olmuyor bugün.

Bugünkü sorunumuz neden salt örgütsel değil, ulusal ve toplumsal bir krizdir? Şunu görelim ki günümüzde insanlar sadece siyasete, kurumlara, medyaya, kadrolara güvenmiyor değil. İnsanlar insanlara da güvenmiyor bugün. Gerçekçi olalım, kurumlarda yada dışında gözü kapalı birbirine güvenen kaç insan tanıyorsunuz? Oysa mücadele için, örgütlenmek için birinci zemin güven duygusudur. Bu güven duygusu kaybolduğu için bütün büyük anlatılara, bütün büyük kurtuluş hikayelerine ve büyük vaatlere eskisi kadar inanmayan bir insan ve toplum gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu bilelim. İnsan ve toplum kesimleri için bugün temel hareket noktası "hangi seçenek -düzen- daha adil" sorusu değil; "hangi seçenek -düzen- benim için daha az riskli" sorusudur. Dolayısıyla insanlar ve toplum kesimleri inanç ile değil; risk hesapları ile hareket ediyor artık. Buna ek olarak bugün toplum ve halk adına konuşma yetkisini tekelleştiren siyaset merkezi ve söylem biçimi bir meşruiyet krizi yaşamaktadır. Çünkü bu söylem sahibi siyasi yapı halktan yalıtılmış, ayrıcalıklı, ve seçkinci elitist bir konuma düşmüştür. Ve bu yapı bulunduğu seçkinci yerden soyut bir retorikle demokratik toplum tahayyülünü yukarıdan aşağıya gerçekleştirmeye çalışıyor. Yani yeni paradgmanın savaşını toplumsal ilişkileri dönüştürecek gerçek yerde, sahada vermiyor. Öz bir ifadeyle Demokratik Toplum paradgmasını başaşağı çevirmektedir. Bu sebeplerden ötürü kriz ulusal ve toplumsaldır. Dolayısıyla önce sorunun kolektif şekilde yalnızlaşmış ve birbirine güven duymayan insan, toplum, kurumlar ve "yoldaşlar" olduğu gerçeğini görerek işe başlamalıyız. Buna paralel olarak Demokratik Toplum paradgmasını halk adına değil, halkla birlikte, eşit ve katılımcı bir siyasal kültür ile aşağıdan yukarıya doğru inşa etmeliyiz. Parti değil, halk örgütlenmeli, parti halkın yerine geçmemeli, siyaset halkı temsil ederken halkı yönetmeye kalkmamalı. Devrimi parti yapmaz, örgütlü halk yapar. Partiyi fetiş haline getirip mikro bir devlet rolü verilmemeli. Kısaca son 15 yılda oluşturulan nomenklatura(Sovyet , Çin ve Doğu bloku ülkelerinde ve bugün Türkiye'de de benzer sistem var)sistemi yıkılmak durumundadır.

Çok önemli bir konu da ortaya ortaya çıkarmaya çalışacağımız şey ne olmalıdır ? Çok net söylemeliyim ki bugün ortaya çıkarmaya çalışacağımız şey kurgulanmış bir kadro ve örgüt maketi değil; demokratik toplumcu bir özne olmalıdır. Zira toplumsal lişkileri dönüştürmek yerine bireyi düzeltmeye odaklanmak sadece hiyerarşi ve iktidar üretir ve mücadelemizi siyasal toplumsal alandan uzaklaştırıp pedagojinin alanına sıkıştırır bizi. Marx bu konuda uyarıcı olmuştur vaktinde: "insan, içinde yaşadığı ilişkiler değişmeden bütünüyle değişmez". Demem o ki yapıları, kurumları, belediyeleri, yetki kullanan tüm alanları dönüştürmeden, onları iktidarcı, mikro devletçi zihniyetten arındırmadan, sadece ideal kadro ve kişi ölçüleri ortaya koymak bütün sol örgütlerden kalma yüzeysel ve dermansız bir çözüm arayışıdır.Ayrıca demokratik toplum perspektifi ve toplumcu sosyalizm itaat talep eden bir ahlâkî rejim değil; yapıları ve toplumsal ilişkileri dönüştürmeyi hedefleyen toplumsal kurtuluşçu bir pratiktir tam olarak. Dolayısıyla yapıları dönüştürmeden yerinde bırakmak, sorumluluğu bireye yüklemek, sürekli sadece ideal insan ölçüleri ortaya koymak sürekli bireye yüklenmeyi, kendi elimizle, canımızla, emeğimizle kurduğumuz kurum ve yapıları kendi katilimizi doğuran ve yücelten iktidar alanlarına dönüştürür sadece. Çünkü yapıları ve toplumsal ilişkileri dönüştürmeyen her sistem çeteleşir ve katil üretir, toplumdan aldığı güçle toplumu boğar, hiçleştirir. Unutmayalım ki yapılar, kurumlar, sistemler dışsal birer varlık değildirler, insanın içine yerleşirler, sızarlar. Bu sebepledir ki bu kadar küçük-büyük güç ve iktidar alanı olmuş kurum ve yapıları dönüştürmeden ahlâkî komünal toplumu inşa etmek mümkün değildir. Tam burada Çetin Arkaş'ın Newroz'da ifade ettiği ve tabanda yüksek düzeyde rağbet gören "sert kaya" metaforu üzerinden devam ederek "ne yapmalı?" sorusuna daha pratik önermelerde bulunmak mümkündür. Ancak aylardır "sert kaya" nedir sorusunu sarih şekilde soran ve cevaplayan yoktur. Hakikaten yanlışların çarpacağı sert kaya nedir yada kimdir?

Bir sonraki yazıya bu sorunun cevabı üzerinden somut çözüm önerileri geliştirmeye çalışarak yazıyı sonuçlandıracağım.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mahmut Bilgin Arşivi