Türkiye ve Suriye süreçlerine karşılaştırmalı bir bakış
30 Ocak'ta geçici Şam hükümeti ile SDG arasında yapılan anlaşmanın ardından Türkiye'de de meclis komisyonunun hazırladığı rapor tamamlanarak resmiyet kazandı. Her iki belgenin de nihai belgeler olmadığının, nihai diye bir şeyin olmayacağının, tarihsel toplumsal mücadelenin devam edeceğinin bilincinde olarak şimdilik ulaşılan sonuçlara bakmak önümüzü görmemiz için yararlı olacaktır. Onlarca görüşme, diplomasi, yükselen halk hareketi ve açıklamaların ardından Suriye ve Türkiye'deki sürece dair elimizde tarafların karşılıklı olarak onayladığı iki resmi belge bulunuyor. Birisi 30 Ocak'ta geçici Şam hükümeti ile SDG arasında yapılan anlaşma, diğeri içinde DEM'in de olduğu TBMM komisyonunun tamamlayıp sunduğu belge raporu. Dolayısıyla bu iki belge ve saha üzerinden bir karşılaştırmalı okuma yapmamız gerekiyor. Öncelikle şunu belirteyim: Kürt meselesi 2010'la birlikte yeni bir aşamaya girmiştir. Kürt sorunu artık sadece Kandil dağlarından gelen askeri çatışmaların askeri-güvenlik alanından değil; sivil temelde varlığını sürdürüyor. O tarihten itibaren ana muharebeler askeri alanda değil; kültürel, politik, diplomatik, sistemsel ve ideolojik alanlarda sivil temelde yaşanmaktadır. Kürt sorununun geldiği bu evreyi görmeden doğru ve tutarlı bir rotada ilerlemek mümkün değildir. İşte TBMM komisyonunda hazırlanan sonuç raporu da yaşanan sivil muharebelerden biridir. Devlet ile İmralı arasında görüşmelerin başladığı günden 30 Ocak tarihine kadar sürecin esas müzakere ve kırılma noktasının Suriye'deki süreç olacağı aşikardı. Ocak ayına kadar taraflar kırılgan konu olan Suriye ve Rojava konusuna direk ve fazla girmeden çatışmasızlık isteği üzerinden süreci yürüttüler. Hepimizin ve tarafların süreç değerlendirmeleri de bunun üzerinden sürdü. Fakat 30 Ocak bir eşiktir. Denilebilir ki 30 Ocak ile birlikte Türkiye'deki süreç, Suriye/ Rojava parantezinden büyük oranda çıktı. PKK kendini feshetti, silahlı mücadele stratejisi sonlandırıldı, Suriye süreci uluslararası güçlerin denetiminde masaya konularak bir rotaya sokuldu. Dolayısıyla yazan çizen bizler başta olmak üzere devletin, Öcalan'ın ve Türkiye'deki Kürt siyasi hareketinin süreç ile ilgili 30 Ocak öncesi bakışını revize etmesi gerekmektedir. Bu bakımdan Türkiye ve Suriye'deki süreçleri geldikleri verili sonuçlar açısından analiz etmeye çalışacağım.
Suriye/ Rojava süreci bakımından: Suriye'de Kürtler toplu bir askeri, idari, siyasi ve demografik yok oluşa gitmediler. Bütün Rojava şehir ve kasabalarında açık şehir savaşları ve kitlesel sivil katliamlar engellenmiştir. Örgütlü siyasi ve toplumsal yapı çökmeden varlığını korumuş oldu. Kürt askeri gücü komuta kademesini koruyarak bütüncül varlığını korudu. Kürtçe ulusal bir dil olarak tanımlandı, Kürt varlığı resmileşti. Münih konferansı ile birlikte de uluslararası güçler Kürtleri bir taraf olarak kabul edip yeni Suriye sisteminin kuruluşunda bir partner olarak Kürtlere yeni Suriye'de denge unsuru olma rolünü tanıdı. Ve Şam hükümetinin en son çıkardığı kararname ile valiliklere ve belediyelere özerklik uygulamalarında görülebilen geniş yetkiler tanıdı. Kısaca şu an gelinen nokta bakımından Suriye'de Kürtler güçlerine (nüfus, coğrafi dağılım, askeri kapasite, ekonomi) denk, makul kazanımlar elde ettiler. Bundan sonra yürütülecek siyasi çizgi bu kazanımları koruyup kalıcı güvenlik üretecek bir çizgi olmalıdır.
Türkiye'deki süreç bakımından: Kürt ulusal mücadelesi uzun bir geçmişe sahiptir Türkiye'de. Bunun son 50 yılında baskın figür Kürt özgürlük hareketi ve onun siyasi çizgisi oldu. İmralı'da yürütülen süreç bu 50 yıllık savaşın çatışma zemininden çıkarak siyasal alana kaymasını sağladı. Bu bakımdan devletin 50 yıllık savaşın ana öznesi olan Öcalan'ı resmi ve açık olarak muhattap alması önemliydi. Aynı şekilde konunun çatışma zemininden siyasal zemine kayması da önemlidir. Fakat her siyasal zemin o meselenin gerçek siyasal zemininde tartışılıp konuşulduğunun kanıtı değildir. Bazen bir meseleyi siyasal zemine çekerek fakat onun gerçek siyasal zeminini görünmez kılarak da siyaset yapabilirsiniz. İngilizce'de bir deyim var: "exclude through include". Yani dahil ederek dışlamak. Siyasette bu, yapılmak istenen şeyi en istemeyene yaptırmak yoluyla siyasi hedeflerine ulaşmak şeklinde vuku bulur. Türkiye'de yürüyen sürecin temel özelliği budur.
Gerek bu güne kadar iktidar ve devlet yetkililerinin söylemleri gerekse de son ortaya çıkan ve resmi bir belge olarak devlet arşivinde yerini alan TBMM komisyonu raporu tamamıyla bu siyaseti ortaya koyuyor. Kürt siyasetini devletin inkâr siyasetine dahil ederek Kürt varlığını dışlamak. Bu rapor bir nihayet değildir, evet. Fakat bir resmi belgedir, dahası Türkiye'deki en üst resmi kurumun yani parlamentonun belgesidir. Ve yine dahası bu inkâr belgesinin altında Kürt siyasi hareketinin bugünkü temsilcisi olan DEM'in de kabul imzası bulunuyor. Bu açıdan Öcalan'ın raporun nasıl olması gerektiğine dair ifadelerine rağmen DEM'in rapora kabul oyu vermesi büyük bir tarihsel hatadır. DEM bu rapora kabul oyu vermeseydi süreç çökecek miydi? Tabi ki hayır. Zira süreç bir dahaki seçimlere kadar taraflar açısından ne bitirme cesaretini nede içerikli sürdürme gücünü taşıyabildikleri bir boyunduruğa dönüşmüştür. İnsiyatifi ele geçirenin sürece hükmedeceği, geçiremeyenin hükmedileceği bir zorunluluktur. Rapor ortaya koymuştur ki DEM süreci değil; süreç DEM'i yönetiyor. Rönesantan önce Hristiyanlık kilisesinin kendi açısından büyük başarısı insana insanı unutturmak ve onun dikkatini insanüstüne, doğaüstüne yöneltmek olmuştur. Devletin önemli bir muharebe alanı olan raporun, devlet açısından en büyük başarısı da Hristiyanlık kilisesinin başarısına benziyor. Kürtleri dahil ederek ve ilgilerini Kürt ulusal haklarının dışına çekerek Kürtlerin hak inkarını makul gösterip yeniden belgelemiştir. "Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır" ana temalı, Kürtler ile egemen kimlik arasındaki ilişkiyi tanımlayan koşulları olduğu gibi koruyan, egemen gücün kimliğini değiştirmeyen, 1848'deki Bedirhan ayaklanmasından PKK isyanına kadar olan Kürtlerin hak temelli mücadelelerini terör parantezinin içine alıp isyan sebeplerini görünmez kılan bir belge ortaya çıktı. Rapor 1936'daki Şark Islahat planının güncel biçimidir. Kürt ve Kürtçenin statüsü yok, Kürtlerin anayasal yurttaşlığına dair hiçbir fikir yok, anadil eğitimi yok, PKK'lilerin siyasal toplumsal hayata nasıl katılacağına dair yeni onurlu bir hukuki düzenleme dahi yok. Yani bu rapora evet oyu vermek için tek bir gerekçe yok. Bir komisyonda etkin olarak yer alıp, diğer üyelerle birlikte bir rapor hazırlayıp, oylamada da rapora evet oyu veriyorsanız o rapordaki görüşler sizin de görüşleriniz olur. Evet oyu verdikten sonra şerh koymak hiçbir şey ifade etmez belge açısından. Bu bakımdan EMEP ve TİP'in red oyu vermesi değerlidir, ilkesel ve politik olarak tutarlıdır. Devletin bu klişe inkar raporuna red oyu değil evet oyu vermek tuhaf olandır. Ezcümle devlet ile Kürt tarafı arasında yürüyen sürecin ortaya çıkardığı ilk ortak resmi belge olan bu raporda devletin nedeni nihai neden haline gelmiştir.
Madem süreç büyük oranda Suriye parantezinden çıkıyor, biz Kuzey Kürtlerinin de artık dönüp kendimizi, 20 milyonluk Kürt coğrafyasındaki duruma projeksiyonu tutmamızın vakti gelmiştir. Açık konuşalım: Sürekli Güney ve Rojava'yı konuşmak bir yerden sonra Kuzey Kürtlerinin rahat ettiği tembel bir yatak haline geliyor. 50 yıllık mücadelenin ardından Kürt kimliğine sahip çıkan ve doğru siyasi bir hat ortaya konulduğunda orta vadede önemli kazanımlar yaratabilecek 10 milyonluk halk kitlesi dışında şu an her hangi bir kalıcı kazanımımızın olmadığını görelim. Kürt ulusal varlığa ve hakları tanınmış değil. Devlet Kürt özgürlük hareketini taraf değil sorun olarak görüyor. Sorunun çözümü olarak da "terörün sonlandırılması" perspektifinin dışına çıkmış değil. Kürt hareketi Türkiye sınırları içindeki askeri varlığını sınırların dışına çekerek tamamen bitirdi. Herhangi bir silahlı savunma gücü yok. Demokratik anayasal yolla kazandığı belediyeler elinden alınıyor veya kayyum kılıcı başında tutuluyor. Siyasi mahkumlar özgürlüklerine kavuşmuş değil. Kürt kitlesinde geleceğe dair büyük bir kaygı ve kendi siyasi hareketine yönelik güven kaybı yaşanıyor. Böyle bir tabloda Kuzey Kürtleri ve Kürt siyasi hareketi açısından olumlu konuşmak zor olduğu gibi, büyük tehlikelerin kapıya dayandığını söylemek daha doğru olacaktır. Kürt siyasi hareketi için kısa vadedeki en büyük tehlike sessiz erimedir. Kürt kimliğinin ve siyasi hak taleplerinin görünmez kılındığı, Kürtler'in belediyecilik ve parlamentoculukla oyalandığı, kapsamlı bir siyasal toplumsal tahayyül ve programın ortaya konulmadığı bir tabloda 10 yıl sonra Kürt siyasi hareketinin sessizce eridiği bir tablo ile yüz yüze kalabiliriz. Zira devlet çatışma ile değil zamana yayılmış politik programsızlık uygulatma stratejisi ile kazanmayı planlıyor bu kez. Buna karşı Kürt siyasi hareketinin Türkiye'deki Kürtler için gelecek hayatı kapsayan bir siyasal toplumsal tahayyül ve programını ortaya koyduğunu görmüş değiliz. Öcalan PKK'yi feshedip silahlı mücadele stratejisine son verdi ve bu Kürt siyasi hareketinin potansiyelini iki katına çıkardı. Fakat henüz ne Öcalan nede Kürt siyasi hareketi bu potansiyeli ortaya çıkaracak bir politik toplumsal çıkış ortaya koymuş değil. Geçmiş bütün yüklerini boşaltan Kürt siyasi vagonu yeni yükler yüklenerek yola çıkmış değil. Kürt siyasi hareketi hâlâ ve ısrarla kendisini eski bir organizasyonun içinde kısıtlı ve kuşatılmış olarak bırakıyor.
Politik program yoksunluğu ikinci tehlikeye kapı aralıyor: Kürt siyaseti ve toplumunda iç bölünme. Bir halk dışarıdan değil, iç siyasal savaşla ve bölünme ile eritilebilir. Bu politik hedefsizlik sürmeye devam ederse Kürt siyaseti ve toplumunda üç eğilim ortaya çıkar: devlete uyum sağlayarak gelecek tahayyülü oluşturanlar, Kürtler adına siyasal ulusal statü savunanlar ve hem Kürt siyasi hareketinden hem devletten uzak durup radikalleşecek olanlar. Unutmayalım ki Kürt halkı içinde bu üç eğilimin de beslenme potansiyeli vardır. Bu iç bölünme büyük kazanımlar elde etmek için bekleyen 10milyon Kürdün gücünü zayıflatacağı gibi devletin bu üç eğilimi de rahat yönetmesini sağlayacaktır.
Devlet ve iktidar blokunun sürecinin bizi yönettiği bu kapandan ve kapıyı aralayan tehlikelerden kurtulmak için ne yapmalıyız? "Ne yapmalı"nın nirengi noktasını oluşturan iki başlık var aslında. 1- Üçüncü yol teorisini yeniden canlandırmamız gerekiyor. Suriye'de 3.yol siyasetini doğru uygulamamanın sonuçlarını gördük. Bundan dersler çıkarıp Türkiye'de 3.yol stratejisini güçlü şekilde hayata geçirmeliyiz. Türkiye'de sağ İslamcı milliyetçi siyaset ile sol Kemalist ulusalcı siyaset gerçekte iç içe geçmiş eş merkezli siyasetlerdir. Üçüncü yol bunlardan birine dayanmak değildir. Üçüncü yol siyaseti iç içe geçmiş eş merkezli çemberlerin her birinde yer almak ama hiçbirinin yörüngesine tabi olmamak, kendi politik programının hükmünü büyütecek bir konumlanış almaktır. Bunun yolu Kürt siyasi hareketinin reaktif siyasal hareket olmaktan çıkıp proaktif bir siyaset zeminine kaymasından geçiyor. Yani dinamiklerimiz karakter olarak dışsal değil içsel olmak durumundadır. Siyaset dinamiklerimiz kendi coğrafi- siyasi sınırlarımızın içinden çıkmalıdır. Siyasi yönümüz Kürdistan'da teritoryal merkezciliği kuran ve yöneten egemen devlet iktidarının ve onun kapasitelerinin içinden belirlenmemelidir. İkinci husus ise sivil Kürt ulusalcılığı dönemidir. Demokratik ve şiddetsiz koşullarda yükselen, ulusal haklar söylemini merkeze koyan sivil Kürt ulusalcılığı dönemini açmak zorundayız. Bunu Kürt siyasi hareketi açmazsa başka siyasetler açacaktır. Eski doğrularla yeni gerçekliği okuyamayız. Artık PKK kendini feshettiğine göre, "yeni sosyal, siyasal değişimi sağlayacak güç nedir, yeni Kürtlük sürecinde hangi tür bir siyasi toplumsal otorite iş başında olacak, bu otoritenin meşruiyet kaynağı ne olacak?" sorularına acil yanıtlar vermek zorundayız. Aksi takdirde Kürt siyasi hareketi ve kamusu olarak kafayı yolsuz, kanunsuz, keyfiyetçi rejimi ve unsurlarını övmeye yada yermeye takmaya devam edeceğiz.
Ulus fikri sadece geçmişi ve bugünü ele almaz. Gelecek hayatı kapsar esas olarak. Bu itibarla Kürt siyasi aklı Suriye ve Türkiye'de iki farklı program ekseninde yürümek zorundadır. Suriye'de jeopolitik yani teritoryal egemenlik iddiasına dayanan bir politik program ile onun ittifak ve güç birliklerini geliştiren bir hat. Türkiye'de ise sosyo politik yani ulusal haklar ve demokrasinin gelişmesine dayalı bir siyaset ile onun ittifak ve güç birliklerini geliştiren bir hat. Bilhassa Türkiye'deki Kürtlük dünyası 20 milyon Kürdün geleceğine dair tahayyülünü, politik toplumsal programını ve onu hayata geçirecek meşru otoritenin ne olacağını bir an önce berraklaştırıp topluma deklere etmek durumundadır. Çünkü tahayyülsüz bir toplum hükmedilmeye mahkumdur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.