Mahmut Bilgin

Mahmut Bilgin

Halep olayı üzerinden Rojava’ya bakmak

Halep olayı üzerinden Rojava’ya bakmak

Suriye için domino taşları hareket etmiştir artık. Ciddiye alınacak ilk taş Halep'te düştü. Fakat artık bu ilk taşın kim tarafından atıldığı değil; son taşın nereye düşeceği önemlidir. Elbette İran'daki muhtemel gelişmeler de son taşın nereye düşeceğini çok etkileyecektir. Artık politik analiz ile propagandayı, eleştiri ile içe yönelmiş kini karıştırmadan meseleye bakmayı denemeliyiz. Bunu yaparken denklemdeki hiçbir hakiki özneye kapladığı yerden fazla bir karşılık yüklememeliyiz. Ancak bu ikisini yaparsak denklemde doğru sonuçlara ulaşabilirz. Bu önemlidir çünkü bu herşeyi olduğu gibi görmek ve konuşmak demektir.

Öncelikle Halep meselesinin Kürtlerde bir ulusal travmaya yol açtığını görmemiz lazım. Büyük direnişine rağmen Halep olayının çıktısı toplumsal bir travmadır. Ulus olarak olacak olanı görüp sonucu değiştirecek hiçbir şey yapamamak bu travmanın sebebidir. Bunu kabul edip kendi içinde öz saygımızı koruyarak olanın yasını tutmak travmayla sağlıklı yüzleşmenin önkoşuludur. Bundan sonrası ise politik zihnimizi propagandadan ve içe yöneltilmiş öfkeden kurtararak fotoğrafa gerçekçi bakmaktır. Yasımızı tuttuk. Şimdi fotoğrafın hepsine gerçekçi bakma zamanıdır. Fotoğrafın en belirgin öznesi Rojava ve SDG'dir. Bana öyle geliyor ki öncelikle Rojava ve SDG nedir/ ne değildiri anlamaya ihtiyacımız var. Rojava belki de son yüzyıllık Kürt tarihinde dünyanın her yerindeki Kürdün ulusal hassasiyeti olmayı başarabilen tek gelişmedir. Kürdistan'ın en küçük parçası olduğu halde her Kürdün canı gönülden zafer görmek istediği yerdir. Zaten bu yüzden Kürtlerin hepsinin kırmızı çizgisidir. Ve Halep meselesinin ulusal travmaya sebep olması da yine Rojava'nın bu özelliğinden ötürüdür. Yani Rojava yüzyılın Kürt uluslaşma manivelasıdır. Aynı zamanda Rojava Kürtlerin 21.yy'a ait dünyaya açılan penceresidir. Rojhılat da bunda yer almaya adaydır. Güney ve Kuzey Kürdistan, Kürtlerin 20.yy'a ait dünyaya bakan yüzüydüler ve bana göre 21.yy'ın dünyasında Kürtleri taşıyacak alanlar bu ikisi değil. Bu iki parça dünya tarihi bakımından geçmişimiz olurken, Rojava ve Rojhılat bugünümüz ve geleceğimiz olacaktır. O yüzden bu iki nadide Kürdistan parçasının dünyada kaplayacağı yer, Kürtler'in 21.yy'da dünya milletleri içinde kaplayacağı yeri de gösterecektir. Bu itibarla Rojava parça değil, ulustur. Ve yine bence Rojava'nın bu özelliğini her Kürt bilinçsel olarak farketmese dahi sezgisel olarak hissettiği için buradaki her gelişmeye politik farklılıkları farketmeksizin dikkat kesilmektedir. Dolayısıyla her Kürdün bu gelişmeler karşısında söz söyleme, buraların liderliklerine baskı uygulama ve onları sorumlu tutma hakkı vardır. Çünkü güncelde Rojava parça değil, ulustur! Bir de konunun öteki tarafı var ki, çoğu kez o konuda farkındalığımız zayıftır. Şöyle ki, Rojava hepimiz adına yedi düvelle savaşıp, hepimizin intikamını alabilecek bir savaş gücü değildir. Örneğin Rojava hem Suriye hem Türkiye hem İran ile bir savaşa giremez. Aynı zamanda Rojava küresel güçlerle köprüleri atamaz. Yine Rojava kendi ideallerine göre bir genişleme stratejisine de sahip olamaz. Son olarak Rojava 50 milyon Kürdün umududur. Fakat 50 milyon Kürdün özlemini ancak ve ancak Güney ve Kuzey Onu desteklerse giderebilir. Böyle bakarsak hem geçmiş hatalarımızın faturasını Rojava'ya kesmemiş oluruz, haksızlık etmeden sözümüzü söyleyebiliriz hem de böylece Rojava'yı bütün Kürtleri bir araya getiren bir ulusal motivasyon alanı haline getirebiliriz.

Bu temel üzerinden Halep merkezli gelişmelere ve bundan sonrasına bakabiliriz. Gerçek şu ki Şeyh Maksud ve Eşrefiye olayı öngörülüp önlenebilirdi, bu şekilde yaşanmayabilirdi. Özerk yönetimin bunu önleyememesinin sebebi Rojava ve SDG'nin yapısal sorunları ve son iki yılı doğru ve berrak bir vizyon ile değerlendirmemiş olmasıdır. İsteyenin birkaç yılda 200 bin kişilik bir askeri güce ulaşabildiği, uluslararası bir teröristin bir ayda devlet başkanı olup Şam'a oturduğu bir Ortadoğu'da ne askeri güç nede tutarlı, ahlaki, demokratik bir güç olmak tek başına sahaya kalıcı şekilde hükmetmeye yetmez. Kendini koruyacak tanımlanmış ve tanınmış bir egemenlik aygıtına, uluslararası güvenlik üreten bir siyasal modele, tanımlanmış bir siyasi statü ve hukuki çerçeveye sahip olmadan askeri kazanımlar kalıcı hale gelemez. Silah bulmanın ilaç bulmaktan daha kolay olduğu bir Ortadoğu'da silah hâlâ gereklidir ama yeterli değildir. Halep bunun son açık örneğidir. SDG bir şekilde o iki mahalleyi daha uzun süre savunabilirdi fakat siyasi olarak yalnızdı. Bu siyasal yalnızlık sahada kırılgan bir statüko olma riskini büyütüyor. Rojava ve SDG cam fanus içinde serpilip büyümedi. İnsan uygarlığı denilen şey de gerçekte uygar falan olan bir şey değil. Rojava ve SDG de bu uygar olmayan dünyanın ortasında bir ton saha dengesi, onlarca aktör, birçok sınır ve sınır rejimleri, çeşitli uluslararası pazarlıklar, uluslararası güvenlik ilişkileri ve Suriye'nin geleceğine dair müzakere süreçleriyle şekillenmiş çok aktörlü bir siyasal askeri sahadır. Tam burada şunu da not düşmemek eksik bırakır: böyle çoklu bir tabloda herşeyi Öcalan'a bağlamak pek analitik olmayacaktır. Öcalan'ı herşeyin sebebi olarak görmek reel güç ilişkilerini, sahanın çok aktörlü yapısını, askeri ve siyasal karar alma güç ve süreçlerini ıskalamak veyahut bilerek örtmek olur. Yukarıda tarif ettiğim bir sahanın, yapının ve çok aktörlü bir sürecin tek bir yerden yönetildiğini iddia etmek ya bilmezliktir, yada Türkiye dış işleri gibi bilerek çarpıtmaktır. Yani uzun süredir söylediğimi tekraren, demem o ki; Rojava ve SDG konusunun ana merkezi Ankara - İmralı güzergâhı değil, uluslararasılaşan bir yoldur. Zaten Türkiye uluslararası masada bunu hâl edemediği için İmralı seferlerine çıktı. Oysa gerçekte Rojava ve SDG konusunda Öcalan'ın rolü tarihi ve felsefiktir. Askeri ve siyasal karar alanı İmralı'dan geçmemektedir. İmralı seferlerinden eli boş dönünce bu kez Şam üzerinden şiddet yolunu öne çıkardı.

Dolayısıyla Suriye denkleminde Halep olayı yeni bir fotoğrafla karşı karşıya olduğumuzu bize göstermektedir. Evet, Suriye masasında bütün taşların yeri değişmemiştir, Kürt ulusal gücü ve siyaseti masanın dışına düşmemiştir. Fakat Suriye masasının ağırlık merkezi kaymıştır. Şam artık her an dağılabilecek bir merkez değildir. Küresel güçler ağırlık merkezine Şam'a doğru meyil vererek bir denge kuruyorlar. Ve şayet Rojava yönetimi "küreselleşmenin dışı vardır" yanılgısına kapılıp, Kürtlerin egemenlik hakkını savunan berrak bir siyasal model ortaya koyup ittifaklarını oluşturmazsa, Rojava tarihsel, siyasal bir özne olma özelliğini uzun süre sürdüremez. Yönettiği alanlar sürekli pazarlık konusu olur, bir süre sonra SDG masada değil, haritada konuşulur. Zira büyük askeri güçler bile bir statü ile, bir hukukî çerçeve ile tanınırlığını oluşturmazsa zamanla bir şekilde tasfiye edilir. Tarih, statü (devlet, federasyon, özerklik, otonomi) kazanmayan yapıların, büyük devletlerin pazarlık masalarında harcandığını defalarca kanıtlamıştır. Çünkü masada devlet organizasyonunun soğuk ve metalik gerçeklikleri başlar. Bu gerçeklik uluslararası ilişkilerde "devlet merkezli realizm" perspektifinden kaynağını alır. Kaosun sürdürülebilirlik maliyeti arttığında, hegemonik güçler tanımlanmamış ve öngörülemez devlet dışı aktörler yerine, yerleşik statükoları tercih etme eğilimine girerler. Çünkü bilhassa küreselleşmenin ikinci evresiyle birlikte, küreselleşmenin dışı diye bir şey yoktur. Herkes içtir. Dışında kalmakta ısrar eden güçler ekarte edilmekten kurtulamazlar.

Peki bundan sonra ne yapmalı? Yada ne yapmalı ki Türkiye'nin, ABD'nin, İsrail'in, Şam'ın, İran'ın Rojava politikasında son süreçtekinden farklı yaklaşımlar ortaya çıksın? Aslında Kürt siyasal aklının önünde duran soru budur. Yada ne yapmalı ki Türkiye sert dilini sürdürse bile fiili saldırgan politikasından vaz geçsin? Ne yapmalı ki ABD'nin askeri güç desteği dursa bile meşrulaştıran siyasal teması sürsün? Ne yapmalı ki İsrail, İran ve Ortadoğu'da kendisi için tehdit oluşturan unsurları dengelemek için dengeleyici Kürt siyasal ve askeri gücüne ihtiyaç duysun? Şam son zamanlarda yakaladığı momente dayanarak aldığı boğucu saldırı pozisyonundan vaz geçip pazarlık yapmak zorunda kalsın? Ve İran'ın etki alanı nasıl zayıflasın? Aslında politik çözüm arıyorsak bu soruları sormalıyız. Çünkü politika mücadele ettiklerinin pozisyonlarını değiştirebilmek üzerine yapılır.

Bir kere en başta güveneceğimiz şey kendi varlığımız, birliğimiz ve ulusumuzdur. Herşeyden önce Rojava söz konusu ise, bütün bu güçlere ilk kez 50 milyon Kürt ile karşı karşıya olduklarını göstermemiz lazımdır. Bu şarttır. Bunun için de Duhok konferansının sonuçları etrafında bütün Kürt liderleri bir araya gelip o konferansın sonuçlarının hepimiz için bağlayıcı olduğunu deklere etmeli ve sonuçların hayata geçirilmesi için Suriye Kürdistanı Bölgesel Yönetimi (SKYB)oluşturulmalıdır. Böyle bir adımı bütün bu güçler dikkate alacaktır. Böyle bir adım Rojavayı askeri zeminden çıkarıp siyasal hukuki zemine oturtacaktır. Buna paralel olarak şeffaf ve berrak şekilde Rojava'nın Ankara - İmralı arasında kurulan masanın konusu olmadığı, konunun Şam - Rojava - ABD arasında konuşulması gerektiği söylemi ön plana çıkarılmalıdır. Bu Türkiye'nin spekülatif tezlerini boşlukta bırakacağı gibi, ABD ve İsrail'in gevşeyen koruma şemsiyesini yeniden açar, Şam İran ekseninin tasfiye saldırılarının gerekçelerini anlamsızlaştırır. Bununla birlikte SDG özellikle son bir yılda kendini büyük oranda konumlandırdığı ABD'nin IŞİD karşıtı yerel askeri ortağı pozisyonundan çıkarmalıdır. Zira ağırlık merkezi böyle olan bir konumlandırma bugüne kadar Rojava için güvenlik üretmiş olabilir fakat orta vadede bu siyasi buharlaşma üretir. Özerk yönetim ve SDG kendisinin sadece askeri bir güç değil, esasen ikinci Suriye perspektifinin kurucu anayasal öznesi olduğunu öne çıkarmalıdır. En önemlisi ve en zoru ise Mazlum Abdi'nin askeri liderliğini ikincileştirerek, kurulup bütün Kürt siyasetlerinin desteğini alması gereken SKBY'nin başkanı olma özelliğini ortaya koymasıdır. Yani Rojavanın Mazlum Abdi liderliğinde siyasal dönüşüm programını ortaya koyarak statüleşmenin ve egemenlik hakkı üretmenin politikasını geliştirmek. Bu dönüşüm uzun vadede kalıcı varlık sağlar. Bu açık, net siyasal yol 50 milyon Kürdün desteğini alacaktır. Bu siyasal dönüşüm programı demokratik ulusal bilinçle beslenen, Kürt ulusunun desteğini arkasına alarak caydırıcılık zeminini böylece kazanan bir stratejik programdır. Egemenlik hakkı ve caydırıcılık zemininden yoksun bırakılan tüm diğer yollar, Suriye gibi bir yerde orta vadede Kürt gücünün tasfiyesi sürecinin önünü açar.

Sonuç olarak Halep'teki ve Dayr Hafer'deki geri çekilmenin rövanşı esas olarak siyasal bir strateji ve ulusal bir vizyon ile alınabilir. Bu yönlü bir geniş, açık ve çerçevesi net bir siyasal program yaşanan kırılmayı tersine çevirir. Bunun için Rojava özerk yönetimi ve SDG'nin bir an önce siyasi tutukluğa, iletişimdeki tutukluğa son vererek demokratik federal bir Suriye yolunun hâlâ en güçlü aktörü olduğunu ortaya koyması gerekmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mahmut Bilgin Arşivi