Rojava: Tercihler, zorunluluklar ve sonuçlar 2
Yazı dizisinin ilk bölümünde Rojava sürecini ortaya çıkaran dış etkenleri ele almıştım. Fakat elbette ki bütün süreci belirleyen dış etkenler değildir. Zaten sadece dışsal sebepler ile herşeyi izah edersek bu kendi iradi varlığımızı küçümsemek olur en başta. Ayrıca bütün olup bitenleri küresel emperyal güçlere atfedersek, bu güçlere Tanrıvari bir özellik, kendimize de kul özelliği yüklemiş oluruz. Oysa gerçekte Tanrısız bir dünyadayız. Milyarlarca insan, binlerce topluluk, ulus, kimlik, yüzlerce irli ufaklı güç ve her birinin varlık mücadelesinin olduğu bir dünya. Bütün bunların karmaşık ilişkileri, tepkileri ve kesinlikle lineer olmayan toplumlar evrenindeyken "herşeyi ABD yaptı" demek fazlaca kestirmeci olacağı gibi mücadele etmeyi de anlamsızlaştırır. Ayrıca emperyal devletleri adeta tek bir akıl, homojen bir sistem ve taktik stratejik ilişkilerini değiştirmeyen bir yapı olarak görme yanılgısına düşürür bizi. Aksine emperyal güç olmanın en belirgin özelliği değişen dünyada sürekli taktiklerini, tavırlarını, ittifaklarını değiştirerek nesnel duruma uyum sağlamalarıdır. Zaten bu şekilde çıkarlarını korurlar. Dolayısıyla Rojava sürecinin ortaya çıkan tablosunda emperyal güçlerin stratejik yön değişikliği önemli bir belirleyen olmakla birlikte bütün fotoğrafı izah etmede yetersiz kalır. Fotoğrafın diğer yüzü ise kendi öz gücünü hiçbir zaman küçümsemeden yüz yıldır mücadele eden Kürt mücadele dünyasıdır. Rojava'daki sonucun zorunluluk haline gelmesinde, Şara'ya Şam'ın verilmesinden önceki 10-12 yıllık zaman diliminde Kürt mücadele dünyasının tercihleri, refleksleri, açmazları ve yetmezlikleri çok belirleyici olmuştur. Yani zorunlu sonucun taşlarını döşeyen bizim tercihlerimiz ve yetersizliklerimiz olmuştur. Başka bir ifadeyle ortaya çıkan zorunlu sonuç kader yada kaçınılmaz değildi.
Burada bilhassa Rojava fikriyatını gözardı ederek konuya bakamayız. Rojava bir fikryattı, bir tahayyüldü, demokratik özerklik bir tahayyüldü. Bunu küçümsemek, bir alternatif model değilmiş gibi bakmak gelecek adına en büyük tehlikedir. Hatta Kürt dünyasının kolayca bu tahayyülü unutmuş olmasını, bunu küçümsemesini yada bundan vazgeçmesini, özerkliğin Kürt entelektüel dünyasında sessizce yerini kaybediyor olmasını anlamadığımı belirtmeliyim. Küçümseyenlerin neden küçümsediğini, unutanların nasıl unuttuklarını, vazgeçenlerin neden vazgeçtiğini anlamak mümkün değil. Zira küresel kapitalizmin vazgeçilmezi olan ulus devletler sisteminde devletsiz halklar için özerklik, otonomi yok olmamanın, kolektif kimliği ve haklarıyla var olmanın tek yoludur ve tek yol olmaya devam edecektir.
Şunu söylemeyelim ki KÖH uzun yıllardır ne Türkiye'de ne Suriye'de demokratik özerkliğin siyasal hattını gerçek manada kuramadı. Rojava fikriyatı gerçek zeminine hiçbir zaman oturmadı, Rojava kurucu bir siyasal toplumsal akıl haline gelmedi. SDG demek Rojava fikriyatı demek değildi. SDG esas olarak konjonktür içinde uluslararası müzakere süreçleriyle şekillenmiş bir askeri yapıydı. Önemli olan SDG'nin elindeki gücü hangi siyasal toplumsal yönelime doğru kullandığıydı. SDG momentumu askeri - politik anlamda kendine geniş bir siyasal alan açtı fakat ne teritoryal bir egemenlik tahayyülüne sahip oldu nede demokratik özerklik fikriyatının gerçek siyasal toplumsal hattını oluşturdu. Bu ikisinden biri yada her ikisi yoksa siyaset ve model retorikten ibaret kalır. Ki yaşanan buydu. Bu yüzden dayandığı zemin zayıf ve kırılgandı. SDG'nin yükselişi konjonktüreldi ve hep konjonktürel kaldı. Konjonktür değişince dayandığı zayıf zemin onun aleyhine döndü. Demem o ki Rojava fikriyatının gerçekleşme zemini vardı ve bence 12 yıl gibi yeterli zaman da vardı. Emin olun ki tarih bunu kaçırılan en büyük tarihi an ve fırsat olarak yazacaktır. Bunun kaçırılmasının esas sorumluluğu ne Öcalan'ın ne Barzani'nindir. Bu esas olarak bu yeterli zamanı iyi değerlendirmeyen Rojava özerk yönetimine ve KÖH'ne yazılır. Çünkü 10-12 yıl boyunca Rojava'nın yönünü tayin eden bu iki güçtü. Sorun başlarda Rojava haricinde alanlar tutmak, ABD ile askeri ittifak kurmak, Arap aşiretlerini SDG bünyesine almak değildi. Bütün bunlar şartlar gereğiydi. Rojava'nın genişlemesi de daralması da jeopolitik ve konjonktüreldi, bunlar her zaman mümkündür. Fakat kaçırılan tarihi an diye tarif ettiğim şey, gerçek ve mümkün alternatif bir siyasal toplumsal ufuktur. Türkiye'de de Kürt siyasal hareketinin 3.yol dediği ve yapamadığı şeydir yani. Kısaca SDG rejim dışı bir siyasal hat kurmaya yani ikinci bir Suriye zeminini kurmaya yeltenmedi. "Kimliklerin, halkların birlikte yaşadığı bir Suriye" söylemi tek başına bir retoriktir. Önemli olan bunun gerçek güçlerini, öznelerini bir araya getirip bir siyasal güçler zemini oluşturmaya girişmektir. Suriye bakımından bu SDG bünyesine Arap aşiretlerinden binlerce kişiyi dahil etmek demek değildir. Suriye gerçeği bakımından 3.yol demek güney- kuzey- doğu birlikteliğini geliştirmekti. Yani Dürziler, Aleviler, Kürtler, Hristiyanlar ve selefi olmayan Araplar ekseninde rejim dışı bir siyasal toplumsal hat demektir. Böyle bir hattın yaratacağı siyasal idari askeri gücü hiç kimse dikkate almamazlık edemezdi. Yani ne Türkiye ekseni ne de pragmatist ABD ekseni. Zaten 3.yol ekseni devletlerden değil, yerel, rejim dışı özerk güçlerden alır esas gücünü. Rojava özerk yönetiminin yapmadığı şey bu oldu. KÖH'nin 10 yıldır Rojava'da yapmadığı şey aslında Türkiye'de de başaramadığı şeydir. Dolayısıyla tüm dünya Kürtlere karşı birleşmedi, Kürtler doğru zamanda ne dünyanın gerçeklerine ne de kendi doğrularına (3.yol- özerklik) uygun hareket ettiler.
Diğer taraftan Rojava ve Güney Kürdistan'daki Kürt siyasal yapıları da kalıcı ve kurumsal bir ortaklık geliştiremediler. Rojava'yı zayıflatan diğer bir yaklaşımı da Güney Kürdistan uzun yıllar sürdürdü. Son bir yıl hariç, Güney Kürdistan yönetimi Rojava'yı uzun bir süre ulusal bir perspektifle ele almadı. Daha çok orayı yönetmek isteyen iktidarcı bir bakışla yaklaştı. Rojava iradesini tanımak yerine, ENKS'nin çürük politikasını öne çıkardı. Ezcümle Güney ve Kuzey siyasetleri Kürdistan'ın "küçük" parçasını küçük gördüler, onun iradesine saygı duymadılar. Küçük kardeş de bunu kıracak gücü gösteremedi. Oysa son tahlilde görüyoruz ki büyük parçaların yapamadığını küçük parça yaptı. İki büyük parça Kürtleri partizan yaparken, Rojava ruhu her Kürdü temelde Kürt yaptı ve son tahlilde iki büyük Kürt siyasetini ulusal çizgiye çekti. Zaten Kuzey ve Güneyin parça, Rojava'nın ulus olması bu sebepledir. Oysa Rojava özerk yönetimi- KDP- YNK' nin kuracağı siyasal cephe Kürt topraklarında ilk kez politik ve coğrafi sürekliliğe sahip bir hat yaratmış olurdu. Bu Türkiye ve Şam için caydırıcılık üretirdi, İsrail için stratejik ortaklık anlamı oluştururdu. Bütün Kürt coğrafyası ve nüfusunun birlikte hareket etmesi ihtimali en büyük caydırıcılık unsuru ve ittifak kurma cazibesi olurdu. Politikada önemli olan siyasal ve ekonomik güçlerin pozisyonlarını değiştirecek hamleler yapmaktır. Zira dünyada hiçbir gücün pozisyonu sabit değildir. Yani mesele ABD, İsrail'in Kürtleri yalnız bırakmasını, Türkiye'nin Kürtlere saldırıları desteklemesini zorlaştıracak Kürt ulus içi siyasal derinliği ve birlik hattını inşa etmekti. Yapılmayan diğer şey bu oldu. Kürt siyasetlerinin yapmadığı bu şeyi son süreçte dünyanın her yerinde Kürtler aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştirdi.
Kısaca Rojava özerk yönetimi yada SDG açısından güç ve kapasite küçülmesinin altında yatan sebep politik programsızlıktır. SDG tam olarak ne Suriyeli olabildi ne Kürdistanlı. Bu bakımdan biraz Türkiye'deki Kürt siyasi hareketine benzer yapısal ve politik program sorunları ile varlığını sürdürdü. Federasyon, özerklik, Suriyelilik, ademi merkeziyetçilik arasında gidip gelen bir politik belirsizlikle devam etti. Bu manada Türkiye'deki Kürt siyasetinin Rojava üzerindeki etkisini kıramadı. Oysa Türkiye'deki Kürt siyasetinin dermanı olsa önce kendi yarasına sürerdi. Aksine Rojava'nın defacto özerkliği Türkiye'deki Kürt siyasi hareketini son 10 yıldır ayakta tutan en büyük etkendi. Bu durumda Rojava'nın ortaya koyacağı siyasi toplumsal hat ile Türkiye'deki Kürt siyasi hareketini etkilemesi gerekirken, olumsuz olarak aksi gerçekleşti. Devamı şeklinde son iki yılda Rojava ve Öcalan- süreç arasında gelişen ilişki biçimi geliştiren değil, Rojava'yı "bekleyen", karar alamayan bir yerde tuttu. Oysa Öcalan'ın rolü tarihi ve felsefikti Rojava için. Güncel politik ve askeri olamazdı 10 yıl boyunca. Zaten herşeyi bu derece İmralı'da/ Öcalan'da merkezileştirmek, bugüne kadar akışkan bir cıva gibi hareket eden Kürt hareketinin hareket, esneklik ve değişen koşullara hızlı adapte olma kapasitesini zayıflatmaktadır. Doğa, fizik ve toplum biliminde mutlak hakimiyet ilerleten bir şey olarak görülmez. Bu devletsiz halkların mücadelesi için de en geçerli şeydir. Çünkü mutlak hakimiyet, karşısında mücadele ettiğiniz devletin tek hedefe odaklanmasını sağlar, bu onun idari ve askeri mekanizmalarını taciz etmez, ikilemlere sokmaz, karmaşıklığa sürüklemez, onu yüksek maliyetli angajmanlara zorlamaz. En önemlisi de mutlak hakimiyet, mücadele ettiğiniz devletin daha büyük devletlerle karşı karşıya geleceği koşulları ortadan kaldırır. Devlet sadece mutlak hakim olan yere odaklanır. Bu yüzden kendini savunan devletsiz halklar tek bir merkez oluşturmamalıdır. Tek merkezli sistemlerde gelen darbeler kırıcı sonuçlara yol açarken çok merkezli sistemlerde ise gelen darbeleri emme esnekliği vardır. Bu yüzden Rojava konusunu İmralı'da kurulan masaya dahil etmek, Rojava'yı gücü olan ama iradesi olmayan bir pozisyona çekti. Rojava yönetimini politikada ve iletişimde tutukluluk dönemine soktu.
Sonuç olarak Ortadoğu'da Kürt ulusalcılığı momentumunu kaybetmez. Fakat bundan sonra önünde iki yol var: ya dünyadaki stratejik yönelimi doğru okuyup yeni bir ulusal siyasal akıl ve irade inşa edeceğiz yada ahlaki, ideolojik, örgütsel tutarlılıkla stratejik gerçeklik arasındaki yarılmanın yaratacağı krizlerle sürekli boğuşmaya devam edeceğiz. Bu bütün Kürdistan parçaları için geçerlidir. Fakat her iki seçenek için de vazgeçilmez olan şey, bütün Kürtlerin temsil edildiğini hissedecekleri hem tüm ulus hem dünyada bağlayıcı bir kurumsal ulusal yapıya ihtiyaç vardır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.