Oktay Candemir

Oktay Candemir

Türk, Öğün, Çalış… Peki Ne Yapacağız?

Türk, Öğün, Çalış… Peki Ne Yapacağız?

Rahmet Turizm’in değerli yolcuları; yanında arkadaşını da götürmek isteyenler…

Yanında arkadaşı gelmeyen…

Arkayı dörtleyenler, arkadaki boşluklara doğru ilerlemeyenler…

Malatya’nın kayısısı…

W harfini WC tabelasında görünce mutlu olan; ancak Kürtçede “W” harfi kullanıldığında tüyleri diken diken olan; Domaniç, Dodurga, Dondurma, Çıplak, Gebeşler, Dingiller, Malaklar, Yeşildon ilçe ve köylerimizde yaşayan; ezelden beridir hür yaşamış, Garb’ın âfâkını sarmış aziz yurttaşlarım…

Netekim, hepiniz hoş geldiniz.

Size gerçekten yaşanmış bir olay anlatayım:

Kürt askere gider. Talimde “uygun adım” yürürken hep bir ağızdan “Türk, Öğün, Çalış, Güven” diye bağırmaları istenir; bağırmayana dayak vardır. Bizimki heyecandan bir türlü hem sağ-sol adımı tutturup hem de sloganı söyleyemez. “Sağ mı, sol mu?” derken komutana yakalanır.

Komutan bağırır:

“Gel buraya lan!”

Bizimki kan ter içinde cevap verir:

“Komutanım, ne zaman ‘Türk’ desem sol ayağım kayıyor, ‘Öğün’ desem sağım şaşırıyor… ‘Güven’ deyince kafam karışıyor… ‘Çalış’ diyorsunuz ama ne iş yapacağımızı söylemiyorsunuz. Şimdi bunun neresini düzelteyim?”

Ve belki de bu ülkede en büyük sorun tam da budur: İnsanlara ne söyleyecekleri ezberletilir, ama ne yapacakları hiç öğretilmez.

Aslında bu sadece bir asker hatırası değil; bu memleketin halidir.

Yurdum insanı, halı sahada her topun kendisine gelmesini isteyen ama top geldiğinde ne yapacağını bilemeyen topçulara benziyor. Her topu istiyor ama top gelince de bir şey yapamıyor…

Halı saha denilince aklıma mahallede çocukken yaptığımız maçlar geliyor. Van Basten, Van Breukelen ve Van Tiggelen gibi Hollandalı futbolcular vardı… Çocukken Van Basten’i “Vanlı” zanneden arkadaşlarım vardı. Onlara özenirdik. Bu yüzden sahada “Van Basten” diye çağrılmak için kavga edilirdi.

Buraya kadar her şey masum bir çocukluk hatırası gibi duruyor. Ancak tam da bu noktada, hatıradan bugüne uzanan bir anlam köprüsü kurabiliriz.

Bir kelimeyi nasıl öğrendiysek, hayatı da öyle okuyoruz. Recep Tayyip Erdoğan’ın, Shimon Peres ile Davos’ta yaşadığı tartışmada söylediği “one minute” çıkışı bunun en güzel örneklerinden biridir. Ertesi gün Türk esnafı sokakları bayraklarla donattı. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz o günlerde “On Minut” sloganları atıldı; ama bunun “van minute” diye okunduğunu günler sonra fark ettik.

Hatta o dönem AK Partili Van Belediye Başkanı Burhan Yenigün, Erdoğan’ın “Van minute” diyerek Vanlılara seslendiğini zannedip kendisine teşekkür etmişti. Beşyol Meydanı’nda toplanan AK Partili grup da bu durumu “Giderem Van’a Doğru, Yolum İran’a Doğru” türküsüyle kutlamıştı.

Yakın tarihten bir örnek: Trump’u protesto etmek için turp yiyenleri hatırladınız mı? Muhtemelen Trump’u “Turp” diye okuyorlardı! Bilinçaltı turp ile dolduğu için normaldir!

Mesele dil değil; mesele ezber. Aynı şeyi yıllarca Cola’yı “Cola” diye okuyarak da yaptık. Kola diye okunduğunu çok sonradan öğrendik. Çünkü biz anlamı değil, alışkanlığı öğreniyoruz. Sistem de zaten tam olarak bunu üretiyor: Anlamayı değil, alışmayı. Yani bize ne düşüneceğimiz değil, nasıl alışacağımız öğretiliyor. Bu yüzden hayatı da yazıldığı gibi değil, okuduğumuz gibi yanlış yaşıyoruz.

Bu yüzden bu ülkede yanlışlar, yanlış olduğu için değil, alışıldık olduğu için devam ediyor.

Peki, siyasette durum farklı mı? Hayır! Kürt askerin kışlada yaşadığı karışıklık siyasette de sürüyor. Aynı ezber, siyasetin dilinde de karşımıza çıkıyor.

Yıllar önce süreci buzdolabına kaldırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki haftadır ‘Enfekte’ kelimesi ile süreci buzdolabında korumaya devam ediyor. Sanırım süreci ‘Enfekte’ olmasında diye dolapta saklıyor. Erdoğan’dan beklenti artık süreci artık dolaptan tamamen çıkarmasıdır. Arada çıkarıp baktıktan sonra tekrar yerine koymakla süreç yürümüyor.

Bir dediği diğer dediğini tutmayacak kadar kafası karışık olan MHP lideri Devlet Bahçeli, “Barış; teslimiyet değildir. Barış; taviz değildir.” dedi. Bahçeli bu süreci o kadar çok sahiplendi ki, önüne Küçük Kaynarca Antlaşması konsa, onu bile kabul edecek gibi görünüyor.

CHP Lideri Özgür Özel’de ara seçim istiyor. 31 Mart yerel seçimlerini kazandıktan sonra ve rüzgarı arkasına almışken, seçim istemeyen Özel, bugün ne değişti de ara seçim istiyor. Nerden baksan tutarsızlık!

Sorun şu ki, bugünün siyasetinde yaratıcılık yok, renk yok. Oysa eskiden siyasetçilerin bir tarzı vardı. Turgut Özal kalemiyle, Süleyman Demirel şapkasıyla, Bülent Ecevit ise kendisine asla yakışmayan kasketiyle bir anlam taşırdı.

Bugün ise siyaset siyah-beyaz televizyon gibi; renk yok. Erdoğan ve Bahçeli kendilerini devlet televizyonu gibi konumlandırırken, Özgür Özel kendini özel televizyon zannediyor. Dijital platformlardan ise henüz haberleri yok gibi!

Bireye indiğimizde tablo pek değişmiyor. Eskilerin bir ideali vardı. Bugün insanlar daha çok yönsüz; hedefsiz bir dolaşma hâli var. Her zaman şunu söylerim: Yaş 70 de olsa, bir hedefimiz olsun, Heval.

Sonuç mu? Herkes her şeyi söylüyor ama aynı şeyi söylüyor. Çünkü kimse gerçekten konuşmuyor; sadece tekrar ediyor. Ama sistem yerinde duruyor. Herkes dünyayı değiştirmek istiyor, istiyor; ama dünya herkesi değiştirmeye devam ediyor.

Netice olarak bizim sorunumuz şu: Biz yürümek istiyoruz ama bize ısrarla “Türk, Öğün, Çalış, Güven” diye bağırmamız söyleniyor. Sanırım ileri doğru yürümemizin önündeki en büyük engel bu.

Son olarak, kendi gündemiyle başkasını ezbere yönetmeye çalışan sadece biz değiliz…

“‘Kürtler, İranlı isyancılara teslim edilmek üzere verdiğimiz silahları kendine sakladı!’ diyen Trump, sana diyorum: Rojava’da Kürtleri bizzat sırtından vurdun. Hâlâ onların sana güvenmesini mi bekliyorsun? Oyun bitti, dostum. Biz burada yabancıları sevmeyiz. Bir adım daha atarsan işin biter. Hesap görülmüştür!”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Oktay Candemir Arşivi