İran operasyonu öncesi son hazırlıklar: SDG’nin oyun dışı bırakılması
Tarihler 3 Ocak 2026’yı gösterirken, Şam’da Şara ile Mazlum Kobane arasında uzun süredir devam eden müzakereler anlaşmaya dönüşmek üzereyken, son dakika müdahalesiyle süreç ertelendi ve birkaç gün sonra Halep’te saldırılar başladı. Taraflar anlaşma iradesini açık biçimde ortaya koymuş, mutabakata ramak kalmışken gelen bu müdahale spekülatif görünse de siyasal değerlendirmeleri “olanlar” üzerinden değil, “olabilecekler” üzerinden okumak, pozisyon almak açısından öncül bir yaklaşımdır. Şam’dan gelecek mutabakat haberine son anda gelen müdahale, farklı kaynaklarca doğrulanmıştır.
Tarihler 5 Ocak’ı gösterdiğinde Paris’te, ABD arabuluculuğunda Suriye ile İsrail arasında kapsamlı bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmayla İsrail’in Suriye’nin güneyindeki nüfuzu resmen tanınmış oldu. Anlaşmanın diğer maddeleri İsrail açısından yüzeysel görünse de, Şam açısından saldırganlığın durdurulması olarak anlaşıldığı açıktır.
6 Ocak’ta ise Halep’teki iki Kürt mahallesine Şam yönetimi tarafından büyük bir askerî yığınak yapıldı ve ardından ilerleme sürdürüldü. Askerî müdahalenin kapsamı genişlerken SDG birçok noktayı teslim ederek geri çekilmeye başladı. Fırat Nehri’nin sınır olarak tayin edilmesi daha önce yaygın bir söylem olmasına rağmen, Fırat’ın doğusunda Suudilerle güçlü ilişkileri bulunan Arap aşiretlerin, uzlaşı hâlinde oldukları SDG’ye karşı ayaklanmasıyla bu yaygın kanaat de ortadan kalktı. Rakka ve Deyr ez-Zor’da direnç gösteremeyen SDG’ye, on yıl boyunca ortak olduğu uluslararası koalisyondan destek gelmemesi; küresel ve bölgesel aktörlerin sessizliği, SDG’nin oyun dışı bırakılmasında tam bir mutabakat olduğu tablosunu ortaya koydu. Saldırıların genişlemesi ve aktörlerdeki sessiz onay, SDG’nin küçük bir alana sıkışmasına ve önüne konulan anlaşma metinlerinin dar bir itiraz alanı sunularak kabul ettirilmesine vesile olmuş görünmektedir.
Elbette siyasal denklemler, matematiksel denklemler kadar neden–sonuç ilişkisini kendi içinde barındırır. İran’a saldırı planlarının gerçekleşmesinin “eli kulağında” olduğu görüşü, ertelenmiş; sahadaki koşulların kesin zafer için henüz yeterli olmadığı kanaati gelişmiştir. İran saldırısında kesin bir zafer elde edilememesi, Batı için büyük bir prestij kaybı ve surda bir gedik açılması anlamına gelecektir. Bu nedenle bütün hesapların titizlikle yürütüldüğü bu süreçte ertelemeler yaşanmış; böylesi bir döneme SDG’nin oyun dışı bırakılmasının denk gelmesi tesadüf görünmemektedir.
İran’a müdahale için bölgesel müttefiklerini ikna edemeyen ABD, yeniden konumlanarak müttefiklerini memnun etmeye odaklanmış ve Şii İran’a karşı Sünni bir hat kurmanın saha koşullarını lehine çevireceğini görmüş görünmektedir. İran’a müdahaleyi mezhepçi bir forma oturtmak isteyen cepheleşme öncesinde, ikna edilebilir Sünni müttefiklerin taleplerine kulak verilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Tam bu noktada kilit bir isim için parantez açmak gerekir: Tom Barrack.
Tom Barrack, Lübnanlı bir emlak milyarderi ve Trump’ın çok yakın arkadaşı olmasının ötesinde, 2021 yılında yasalara aykırı biçimde yabancılar adına lobi faaliyetinde bulunma ve adaleti engelleme suçlamalarıyla tutuklanmış; ertesi yıl serbest bırakılmıştır. Barrack, Amerikan dış politika tarihinin en ilginç figürlerinden biridir. Zira siyasi ya da bürokratik herhangi bir geçmişi olmamasına rağmen, 2025 yılında Türkiye Büyükelçiliği’ne atanmış, aynı zamanda ABD’nin Lübnan ve Suriye özel temsilciliği görevine getirilmiştir.
Trump’ın geleneksel dış politika aygıtlarının dışında bir yörünge kurması, sermaye ve network odaklı ilişkileri siyasal ortaklıkların ötesine taşıma hedefinin açık bir göstergesidir. Tom Barrack bir kişi olmaktan çok bir modeldir. Resmî diplomasi yavaşladıkça, sermaye, kimlik ve network birleşir. Barrack modeli tam da burada devreye girmektedir. Körfez ile güçlü ilişkileri bulunan bu yaşlı Arap, ticari zekâsını güç ilişkilerinde bir çözüm modeli ve ilişki zemini olarak sunmaktadır. Körfez ilişkileri uğruna 2021 yılında tutuklanarak bedel dahi ödemiştir.
Barrack, ABD dış politikasında yeni bir evreyi temsil etmektedir. Henry Kissinger gibi diplomatik müktesebata sahip isimlerin yerini, sermaye kökenli figürlerin alması bir kırılma olarak değerlendirilebilir. Trump ve çevresi siyasal dengeleri ticari vizyonlara göre belirlerken, dünyayı bir ateş çemberine atmakta ve güç dengeleriyle adeta oyuncak gibi oynamaktadır.
Tom Barrack’ın Körfez ilişkileri, siyasi görevleri ve sorun çözme biçimi birlikte değerlendirildiğinde; İran’a karşı Körfez’i ve diğer Sünni müttefikleri, ticari araçları da devreye sokarak konsolide etmeye yönelik yoğun bir çaba içinde olduğu görülmektedir. Körfez ile Türkiye arasında köprü rolü oynayan isimlerden biri olmuştur.
İsrail’in Suriye’nin güneyindeki varlığına meşruiyet kazandırmayı öncelediği; Doğu Akdeniz’de egemenlik sahasını genişletirken itirazlara takılmamayı ve İran öncesi Sünni cephe tahkimi için Suriye sahasında SDG’nin oyun dışı bırakılmasını stratejik açıdan öncelediği görülmektedir. İran içinde hedeflenen duruma ulaşıldığında, Suriye’de dengelere yeniden müdahale etme arzusunun doğması ihtimal dışı değildir. Seküler Esad’ı “şeytan” olarak gören Siyonizm’in, radikal İslamcı Şara’yı uzun vadede tehdit olarak algılamaya devam edeceği öngörülebilir. Şam’a bu denli yakın bir yapı pek istenmese de, buranın bir Gazze’ye çevrilmeyeceğinin garantisi yoktur. Avrupa’nın kapitalist ağırlığının Suriye üzerinde kabul edilmesi ise Siyonizm açısından makul görünmemektedir; zira Avrupa’nın gücünün çok üzerinde söz sahibi olduğunu hâlâ kabullenememektedir.
SDG ile Şam arasında Haseke eteklerinde durulması; SDG demoralize olmuş ve sahada desteksiz kalmışken bunun gerçekleşmesi, “direniş kararı almanın güçlü etkisi” anlatısıyla örtüşmemektedir. Kürtlerin büyük bir katliama uğraması hâlinde dünyanın ayağa kalkacağı iddiası da benzer biçimde ikna edici değildir. Gazze’de dünyanın drama karşı tutumu ortadadır. O hâlde Şam, SDG’nin tasfiyesine ramak kalmışken neden durdu? Yanıt açıktır: SDG tasfiye edilmemekte, yedeklenmektedir. SDG’nin yedeğe alınması ve forvete Şara’nın sürülmesi, güçlü bir teknik direktör müdahalesi olarak okunabilir. Bunun İsrail olması oldukça muhtemeldir. Zira İran sonrasında Şara tehdidine karşı SDG’nin tahkim edilmesi stratejik bir gereklilik olarak görülmektedir.
Kürtler ise büyük ölçüde hayal kırıklığı yaşamaktadır. Merkeziyetçiliğin, günümüzde egemenlerin neoliberal hareket etme biçimiyle oldukça uyumlu olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundadırlar. Gücün merkezde toplanmasının işleri daha hızlı ve sorunsuz yürüteceği kanaati egemenlerde hâkimdir. Merkeziyetçilik, egemenler için hız ve kontrol demektir; adem-i merkeziyetçilik ise yetki ve söz karmaşası nedeniyle istikrarsız ve yavaşlatıcı bir model olarak görülmektedir. Bu nedenledir ki dünyada uluslar çözülürken, ulus-devletler güçlenmektedir. Yetkinin tek elde toplanması, neoliberal düzen için en verimli yönetim modelini sunmaktadır. Kürtler, merkeziyetçiliğin stratejik bir unsur olduğunu hâlâ inkâr etseler de, Suriye’de şimdilik çok dar bir alana sıkışmayı kabullenmek zorunda kalmışlardır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.