Tutunamayanlar.
Bir Toplumun Sessiz Çığlığı
Duyuyor musunuz?
O derin, boğuk iniltiyi… Göğsün ortasından yükselen, nefesi kesen, gecenin karanlığında yankılanan o feryadı?
Bir insan can veriyor.
Bir genç, hayatının baharında, gözlerini kapıyor ve “Yeter” diyor. Arkasında bıraktığı boşluk, sadece bir aile odasını değil,bütün bir mahalleyi, bütün bir ülkeyi yutuyor.
Biz ise kulaklarımızı tıkıyoruz.
Gözlerimizi başka tarafa çeviriyoruz. Dilimizi lal ediyoruz. Çünkü duymak, görmek, konuşmak… çok acı veriyor.
Kendi mahallemin mültecisi gibi hissediyorum bazen. Sokaklarda yürüyorum, aynı kaldırımlarda, aynı binaların gölgesinde. Ama o gölge bile yetmiyor artık. Bir ağaç gölgesine sığınamayan, bir dalı bile tutamayan insanlarımız var. Nefessiz kalmışlar. Tutunacak bir el bulamamışlar. Daha yaşamadan ölüm yolculuğuna çıkmışlar. Ve biz, “acaba” bile demiyoruz.
Bu, başka bir can acıtıcı hikâye değil.
Bu, binlerce hikâyenin toplamı. Çaresizliğin, yoksulluğun, yarına dair umutsuzluğun en koyu, en karanlık yüzü.
TÜİK’in 2025 verileri, buz gibi bir ayna tutuyor yüzümüze. 4 bin 559 insan, intihar ederek hayatına son vermiş. Bazıları 4 bin 599 diyor, fark etmez. Rakamlar değişse de acı aynı. Yüz binde 5,36’lık kaba intihar hızı… Son 24 yılın en yüksek seviyesi.
Bu, istatistik değil. Bu, toplu bir çığlık.
Erkeklerin sayısı 3 bin 684, kadınların 915. Ama asıl yürek yakan, yaşların aşağı inmesi.
En fazla intihar 25-29 yaş grubunda,594 kişi.
Ardından 20-24, sonra 30-34. Yani tam da hayatın en güzel, en umutlu, en güçlü olması gereken yıllarında gençlerimiz gidiyor.
Daha yolun başına bile varmadan, “Bu yol beni götürmüyor” diyorlar ve dönüyorlar. Peki hangi gerekçeyle?
Bin 128’ü hastalık yüzünden.
463’ü geçim zorluğu yüzünden. Geri kalanı… borç, yalnızlık, aile içi yıkımlar, gelecek kaygısı, uyuşturucu batağı, suç örgütlerinin pençesi, “hiçbir yere ait olmama” hissi. Hayalsiz kalmış bir gençlik.
Hayal kurmanın önü kesilmiş, umutları çalınmış bir nesil.
Bir düşünün. Sabah kalkıyor, iş arıyor, bulamıyor. Bulsa da yetmiyor. Kira, fatura, borç, kredi kartı… Gece yatağa yattığında tavana bakıyor ve “Yarın ne olacak?” diye soruyor kendine. Cevap yok.
Anne-baba da aynı çaresizlik içinde. Komşu “nasıl olsa” diyor.
Arkadaş grubu “herkes böyle” diye avutuyor. Sosyal medya ise parıltılı hayatlar gösteriyor; o ise ekranın arkasında daha da küçülüyor, daha da yalnızlaşıyor. Tutunacak dal kalmamış.
Bir ağaç gölgesine bile sığınamıyor.
Çünkü o gölge bile satılmış, paralı hale gelmiş. Nefes alacak hava bile ağır.
Gençlerimiz uyuşturucunun kollarında ölüyor.
Suç örgütlerinin kıskacında eriyor. Hayallerini çalan bir sistemin içinde boğuluyor. Biz ise popüler tartışmaların, ekran kavgalarının, siyasi atışmaların gölgesinde bırakıyoruz bu tabloyu.
“Aman canım, abartmayalım” diyoruz. Oysa toplum içten içe çürüyor.
Bir kangren gibi yayılıyor sessiz sedasız. İnsanlığımızı ne zaman sorgulayacağız?
Kulaklarımız kapalı, gözlerimiz kör, dillerimiz lal.
Bir genç intihar ettiğinde “yazık oldu” deyip geçiyoruz. Ertesi gün unutuyoruz. Çünkü kendi derdimiz yetiyor bize. Ama o genç, bizim çocuğumuz, kardeşimiz, yeğenimiz, komşumuzun oğlu, mahallemizin umudu olabilirdi. Hepimiz birer “tutunacak el” olabilirdik. Olmadık.
Bir zamanlar komşuluk vardı.
Kapı kapı dolaşılır, “Bir sıkıntın mı var evladım?” diye sorulurdu.
Şimdi kapılar kilitli, perdeler sıkı sıkı kapalı. Birbirimizin acısını paylaşmayı unuttuk. Dayanışmayı unuttuk.
“Ben” dedik, “birey” dedik, toplumu kaybettik.
Bu gençler, daha yaşamadan ölüm yolculuğuna çıkanlar… Hastalıkla boğuşanlar, geçim derdinden bunalanlar, aşkta, işte, hayatta tutunamayanlar…
Hepsi birer birer gidiyor. Ve biz hâlâ “neden?” diye sormuyoruz. Sorsak da “kişisel” diyoruz, “bireysel tercih” diyoruz.
Oysa bu, toplumsal bir yaradır.
Ekonomiyle, eğitimle, sağlıkla, adaletle, umutla doğrudan ilgili bir yaradır. Bir toplum, gençlerini kaybediyorsa, geleceğini kaybediyor demektir. Hayallerini çalıyorsak, yarınımızı çalıyoruz demektir.
Peki ne yapacağız? Önce duyacağız. Gerçekten duyacağız. O feryatları kulaklarımızla değil, vicdanımızla duyacağız.
Sonra göreceğiz. Gözlerimizi açacağız. O mahallelerde, o apartman dairelerinde, o öğrenci yurtlarında, o işsizlik kuyruklarında neler yaşandığını göreceğiz. Ardından konuşacağız. Susturmayacağız, örtbas etmeyeceğiz.
Tedbir almak zorundayız. Ruh sağlığı merkezlerini çoğaltmak, okullarda psikolojik destek sistemleri kurmak, gençlere umut vadeden iş imkânları yaratmak, borç batağından kurtarmak, uyuşturucuyla gerçekten mücadele etmek…
Bunlar laf değil, icraat ister.
Ama en önemlisi, insanlığımızı geri kazanmak. Birbirimize el uzatmak. “Yanındayım” demek. Bir gencin omzuna el koymak, “Hayat devam ediyor, birlikte yürüyeceğiz” diyebilmek.
Kendi mahallemin mültecisi gibi dolaşıyorum sokaklarda. Ama artık susmak istemiyorum. Bu acıyı, bu çaresizliği, bu tükenmişliği haykırmak istiyorum.
Çünkü her intihar, hepimizin bir parçasıdır. Her genç gittiğinde, içimizden bir parça da gidiyor.
Duyuyor musunuz?
O feryat hâlâ devam ediyor.
Kulak verin.
Gözünüzü açın.
Diliniz çözülsün. İnsanlığımızı sorgulamanın vakti çoktan geldi.
Tutunamayanlara bir dal olalım. Nefessiz kalanlara bir nefes verelim. Ölüm yolculuğuna çıkanlara “Dur” diyelim.
Çünkü bu toplum, bu gençler, bu insanlar… Hepimiz aynı gemideyiz. Gemi batarsa, hepimiz batarız. Umut hâlâ var. Ama o umut, bizim ellerimizde.
Şimdi sıra bizde.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.