Yahya Öger

Yahya Öger

Sünni dünyanın çıkmazı: İran öfkesi, İsrail’in rahatlığı

Sünni dünyanın çıkmazı: İran öfkesi, İsrail’in rahatlığı

Orta Doğu’da yıllardır süren gerilim hattının en görünür başlıklarından biri İran’dır. Ancak bugün asıl sorgulanması gereken mesele yalnızca İran’ın politikaları değil; Sünni dünyanın bu başlık karşısında geliştirdiği refleksin kime ne kazandırdığıdır. Mezhepsel öfke, siyasî aklın önüne geçtiğinde bölgesel gerçeklik bulanıklaşır; stratejik öncelikler yer değiştirir ve asıl tehdit algısı ikincil tartışmalara dönüşür.

1979’daki İran İslam Devrimi sonrasında İran, ideolojik iddiası olan ve bölgesel nüfuz arayışına giren bir aktöre dönüştü. Bu durum hem Körfez monarşilerinde hem de Batı’da ciddi bir tedirginlik yarattı. İran’ın Irak, Suriye ve Yemen gibi sahalardaki hamleleri elbette eleştiriye açıktır. Ancak Sünni dünyanın önemli bir kısmı bu eleştiriyi mezhepsel bir öfkeye dönüştürerek daha geniş jeopolitik tabloyu gözden kaçırmaktadır. İran’a tepki gösterirken kurulan dil, çoğu zaman analizden çok kimlik refleksi üretmektedir.

Bugün bölgede İran karşıtlığı üzerinden kurulan güvenlik dili en fazla kimin işine yarıyor sorusu hayati önemdedir. Çünkü İran’a yönelen yoğun tepki, çoğu zaman İsrail’in fiilî politikalarını ve Batı’nın bölgesel çıkarlarını ikinci plana itmektedir. Özellikle Gazze Şeridi’nde yaşanan insani trajedi, “İran destekli tehdit” çerçevesinde sunularak daha büyük bir güvenlik anlatısının parçası hâline getirilmektedir. Oysa Gazze’deki yıkımın temelinde uzun yıllara dayanan abluka, askerî operasyonlar ve güvenlik merkezli bir strateji vardır.

Bugün gelinen noktada çarpıcı bir çelişki daha ortaya çıkmaktadır: İran’ı kıskıvrak sıkıştıran ABD’ye üslerini açan Sünni ülkeler, aynı anda “tam bağımsızlık” söylemi kullanabilmektedir. Fakat yabancı askerî varlığın kalıcılaşması ve stratejik karar alma süreçlerine müdahale, bu ülkelerin bağımsızlık iddiasını ciddi biçimde sınırlar. İran’a yönelik baskı ve olası rejim değişikliği ya da ülkenin çoklu parçalara ayrılması senaryosu, öncelikle İsrail’in ve ABD’nin stratejik çıkarlarını pekiştirir. Bölgesel risk ve istikrarsızlık ise doğrudan bu ülkelerin sorumluluğuna girmemektedir.

Bu noktada Batı ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in elde ettiği kazanımları ana temadan kopmadan net biçimde görmek gerekir:

1. Güvenlik Mimarisi Üzerinden Kalıcı Askerî Varlık

İran tehdidi söylemi, ABD’nin Körfez’deki askerî üslerini kalıcılaştırmasına güçlü bir meşruiyet zemini sağlamıştır. Bu üsler yalnızca İran’a karşı değil; enerji yollarının, ticaret hatlarının ve stratejik geçiş noktalarının denetimi için de kullanılmaktadır. Böylece Washington, bölgedeki askerî varlığını “zorunlu güvenlik” gerekçesiyle sürdürmekte; küresel güç projeksiyonunu tahkim etmektedir.

2. Devasa Silah Anlaşmaları ve Ekonomik Bağımlılık

Körfez ülkelerinin savunma bütçeleri İran tehdidi algısıyla sürekli yükseltilmiştir. Savaş uçakları, hava savunma sistemleri ve ileri teknoloji silahlar için milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzalanmıştır. Bu durum ABD savunma sanayii için büyük ekonomik kazanç anlamına gelirken, silah alan ülkeler için uzun vadeli askerî ve teknik bağımlılık üretmektedir.

3. İsrail’in Diplomatik Alanının Genişlemesi

İran karşıtlığı, İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında diplomatik normalleşmenin önünü açmıştır. 2020’de imzalanan Abraham Accords bu sürecin en somut örneğidir. İran tehdidinin ortak payda hâline getirilmesi, İsrail’in bölgesel yalnızlığını azaltmış; güvenlik ve istihbarat iş birliklerini derinleştirmiştir.

4. Güvenlik Söylemiyle Meşrulaştırılan Sert Politikalar

İsrail, İran’ı ve “İran destekli yapıları” en büyük tehdit olarak konumlandırarak güvenlik merkezli politikalarını uluslararası kamuoyunda daha rahat savunabilmektedir. Bu söylem, Gazze başta olmak üzere sert askerî uygulamalara yönelik eleştirileri gölgede bırakmaktadır. Yayılmacı politikalar, güvenlik söylemiyle meşrulaştırılmaktadır.

5. Bölgesel Parçalanmışlığın Derinleşmesi

Sünni-Şii geriliminin sürekli diri tutulması, Orta Doğu’da ortak bir siyasî blok oluşmasını zorlaştırmaktadır. Parçalı bir bölge, dış aktörlerin nüfuz alanlarını korumasını kolaylaştırır. İran karşıtlığı üzerinden kurulan keskin kutuplaşma, bu parçalanmışlığı beslemekte ve dış müdahalelere açık bir zemin üretmektedir.

Elbette İran’ın bölgesel stratejisi masum değildir. Vekâlet savaşları, sert ideolojik dili ve nüfuz arayışı ciddi eleştiriyi hak eder. Ancak mesele yalnızca İran’a indirgenirse, eksik ve yönlendirilmiş bir analiz ortaya çıkar. Sünni dünyanın bir kısmı, mezhepsel refleksle hareket ederek stratejik öncelikleri tersine çevirmektedir. Bu refleks, İsrail’in güvenlik söylemini güçlendirirken ABD’nin askerî ve ekonomik kazanımlarını görünmez kılmaktadır.

Gazze yanarken, üsler genişlerken ve silah anlaşmaları imzalanırken tartışmanın sadece “İran öfkesi” üzerinden yürütülmesi bölgenin gerçek sorunlarını perdelemektedir. Asıl ihtiyaç, mezhep merkezli sertlik değil; ilke merkezli tutarlı bir duruştur. İran’ı eleştirirken İsrail’in yayılmacı politikalarını ve ABD’nin stratejik hesaplarını aynı netlikte sorgulayabilen bir siyasal bilinç geliştirilmedikçe, bu çıkmaz aşılmayacaktır.

Bugün “İran’dan sonra sıradaki kim?” sorusu, Sünni ülkelerin göz ardı ettiği riskleri işaret ediyor. Mezhepsel kutuplaşmayı siyasal araç olarak kullanmak yerine, bölgesel dayanışma ve ortak güvenlik perspektifi geliştirmek şarttır. Yoksa her kriz yeni bir cephe yaratır ve bağımsızlık iddiası, sadece sözde kalır.

“Sünni dünyanın çıkmazı” tam da burada yatmaktadır: Öfke yönünü doğru belirlemediğinde, karşısındaki aktöre stratejik rahatlık sağlar; gerçek muhasebe ise kimin kazanç sağladığını görmekle başlar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yahya Öger Arşivi