Rojava “Sorun” olarak kalmak mı, Siyasal Aktöre Dönüşmek mi?
Ortadoğu’da en tehlikeli an, bombaların düştüğü an değildir. En tehlikeli an, haritaların sessizce yeniden çizildiği andır. Çünkü bombalar yıkar; ama haritalar bir yapı, bir kader, bir statü kurar. Ortadoğu’da hiçbir yapı, kendisini başkalarının tanımlamasına uzun süre izin vererek ayakta kalamaz. Çünkü bu coğrafyada “nasıl adlandırıldığınız”, er ya da geç “nasıl muamele göreceğinizi” de belirler.
Bugün Suriye sahasında olan tam olarak budur. Cepheler görece durgun, diplomasi hareketli, ama statüler belirsizdir. Ve belirsizlik, bu coğrafyada hiçbir aktör için koruyucu değildir. Aksine, tasfiyenin en verimli zeminidir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “SDG bir sorundur” cümlesi, bu sessiz harita çiziminin yüksek sesle söylenmiş halidir. Bu ifade bir öfke beyanı değil, bir konumlandırmadır. SDG’nin bir muhatap değil, çözülmesi gereken bir başlık olarak görüldüğünü ilan etmektedir. Hakan Fidan’ın “SDG bir sorundur” cümlesi bu nedenle bir anlık diplomatik sertlik değil, siyasal bir çerçevedir. Bu bakış değişmediği sürece, askeri baskının da, diplomatik kuşatmanın da, iç gerilimleri kaşıyan hamlelerin de bitmesi beklenemez.
Fakat asıl sorun Türkiye’nin ne dediği değildir. Asıl sorun, Rojava’nın kendisi ne olduğuna karar verememiş olmasıdır.
Bugün Rojava aynı anda üç ayrı bedende yaşamaya çalışıyor: Şam’ın parçası olmak istiyor, fiilen ayrı bir alan yönetiyor, söylemde ise yarı-devlet gibi davranıyor. Bu tür ara formlar geçici dönemlerde yaşar; kalıcılaştığında ya içeriden çözülür ya dışarıdan kırılır. Ve bütün dış müdahalelerin en zayıf halkasına dönüşür. Mevcut gelişmeler dikkate alındığında Rojava aynı anda üç ayrı kimliği taşıyamaz.
Ortada net bir statü yoktur. Statü yoksa hukuk yoktur. Hukuk yoksa geriye yalnızca güç kalır.
Tabi ki bu muğlaklığın en kırılgan yeri ise askeri cepheler değil, toplumsal dokudur. Bu muğlaklığın en kırılgan noktası ise SDG içindeki Arap aşiretleridir. Bu aynı zamanda Rojava’nın sosyolojik omurgasını oluşturuyor. Deir ez-Zor’dan Rakka’ya uzanan hat, askeri değil, siyasal bir fay hattıdır. Son dönemde artan sadakatsizlik, taraf değiştirme, karargâh saldırıları ve hükümet yanlısı çağrılar, bir güven krizinin büyüdüğünü bu yapının içten çözülme riskini açıkça göstermektedir. “Zorunlu askerlik, yerel iradenin dışlanması, kaynak paylaşımına” dair iddialar… Bunlar sınır ötesi operasyonlardan çok daha tehlikelidir.
Çünkü Ortadoğu’da hiçbir yapı, kendi toplumsal zeminini kaybettikten sonra dış baskılara dayanamaz.
Bu yüzden Rojava’nın karşı karşıya olduğu sorun esas olarak askeri değildir. Sorun, siyasal ve yapısaldır. Sorun kaşısındakilerinin gücü değildir. kendisinin ne olmak istediğine karar verememesidir. Ne olduğunu söyleyemeyen bir yapı, başkalarının ona ne olacağını söylemesine engel olamaz.
Bugün hâlâ zaman varken yapılması gereken şey, sert söylemler üretmek değil; daha net bir kurumsal çerçeve inşa etmektir. statüyü berraklaştırmaktır Askeri yapının siville uyumlu hale getirilmesi, yerel yönetimlerin gerçek yetkilerle donatılması, Arap aşiretlerinin vitrin unsuru değil kurucu ortak haline getirilmesi, güvenlik ve kaynak yönetiminde şeffaf ve paylaşıma dayalı mekanizmaların kurulması…
Çünkü dönüşüm iradeyle yapılmazsa, zorla yapılır. Bu coğrafyada zorla yapılan her dönüşüm ise tasfiye üretir.
Hakan Fidan’ın “SDG sorundur” cümlesi, aynı zamanda bir eşik tarifidir. O eşikte iki yol vardır: Ya Rojava askeri bir başlık olarak kalır, ya da siyasal bir aktöre dönüşür. Ortadoğu’da askeri başlıkların ömrü kısa, siyasal formların ömrü ise hazırlıklarına (stratejilere) bağlıdır.
Tarih, bu coğrafyada ayakta kalanların en güçlüler değil, en erken dönüşebilenler olduğunu defalarca gösterdi.
Rojava için sorun artık “nasıl direnirim” değil, “neye dönüşürüm” sorunudur.
Bu soru ertelendikçe, cevap başkaları tarafından yazılacaktır.
Ve Ortadoğu’da başkalarının yazdığı hiçbir kader, yerel aktörler için iyi sonuçlanmamıştır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.