Umut Hakkı: Ceza, İnsan onuru ve hukuk devleti üzerine…
Son günlerde Türkiye’de “umut hakkı” kavramı, hukuk çevrelerinin dışına taşarak kamuoyunun da gündemine girmiştir. Ancak bu tartışma çoğu zaman hukuki çerçevesinden koparılmakta; duygusal, siyasi ve sembolik anlamlar üzerinden yürütülmektedir. Oysa umut hakkı, bireysel dosyalardan bağımsız olarak, hukuk devletinin ceza anlayışıyla doğrudan ilgili yapısal bir konudur.
Bu yazının amacı son günlerde sadece Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen umut hakkının ne olduğunu, Avrupa hukuk sistemindeki yerini, Türkiye bakımından olası sonuçlarını ve neden bu kadar sert tepkilerle karşılaştığını, polemik üretmeden ve kamuoyunu bilgilendirme amacıyla ortaya koymaktır.
Umut Hakkı Nedir?
Umut hakkı, ömür boyu hapis cezasına mahkûm edilen bir kişinin, hayatının bir noktasında cezasının gözden geçirilmesi ihtimalinin tamamen ortadan kaldırılmaması anlamına gelir. Bu hak;Otomatik tahliye,Af, Cezanın kendiliğinden sona ermesi anlamlarına gelmez.
Umut hakkı, yalnızca şunu zorunlu kılar:
Mahkûmun, belirli bir süreden sonra, topluma dönme ihtimalinin hukuken değerlendirilebilmesini kapsar.
Aksi hâlde ceza, yalnızca özgürlükten yoksun bırakma değil; geri dönüşü olmayan bir umutsuzluk hâline dönüşür.
Avrupa Hukukunda ve AİHM Kararlarında Umut Hakkı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), umut hakkını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi kapsamında ele alır. Bu madde, işkenceyi ve insanlık dışı veya onur kırıcı muameleyi yasaklar.
AİHM’in yerleşik içtihadına göre: Gözden geçirilemeyen ömür boyu hapis cezaları,Kişiye “ne yaparsa yapsın asla özgürlüğüne kavuşamayacağı” mesajını veren infaz rejimleri, insan onuruyla bağdaşmaz.
Mahkeme, özellikle Vinter, Murray ve Öcalan (No.2) kararlarında şu ilkeyi net biçimde ortaya koymuştur:
“Devlet, mahkûma sadece ceza vermekle yetinemez; aynı zamanda, cezanın bir gün anlamını yitirip yitirmediğini değerlendirecek bir mekanizma kurmak zorundadır.”
Bu değerlendirme mekanizması:
Gerçek olmalı,
Hukuki güvence içermeli,
Keyfî affa ya da siyasi takdire indirgenmemelidir.
Türkiye’de Umut Hakkı Tartışması Neden Bu Kadar Sert?
Türkiye’de umut hakkı, hukuki bir reform başlığı olmaktan çok, toplumsal travmalar ve güvenlik kaygılarıyla iç içe geçmiş bir sembole dönüşmüştür ve konu hep tek bir isim etrafında dönüyor
Hukuken umut hakkı binlerce kişiyi ilgilendiren genel bir mesele.
Ama Türkiye’de tartışma neredeyse refleks olarak tek bir dosyaya kilitleniyor. Bu bir tesadüf değil.
Konu Bir mahkûmun infaz rejimi değil, Devletin “yenilmezlik”, “kararlılık”, “intikam” ve “hafıza” algısıdır. Bu yüzden o isim:Ceza hukukunun konusu olmaktan çıkıp
Devlet–toplum–travma üçgeninin simgesi haline geliyor
Hukuk sembollerle çalışamaz, ama siyaset tam olarak bununla çalışıyor. Türkiye, henüz travmasını hukukla ayırmayı başaramadığı içinde İlkeyi değil, sembolü konuşmayı tercih ediyor.
Bunun birkaç temel nedeni vardır:
1. Güvenlik Merkezli Devlet Geleneği
Türkiye’de ceza politikası uzun süre “sertlik = güvenlik” anlayışıyla şekillenmiştir. Bu yaklaşım, cezanın gözden geçirilmesini zayıflık olarak algılamaya yatkındır.
2. Mağduriyetin Siyasallaşması
Mağdur hakları, çoğu zaman hukuki bir statüden ziyade siyasi bir meşruiyet aracına dönüşmüş; umut hakkı tartışmaları “mağdura karşı olmak” şeklinde çerçevelenmiştir.
3. Sembolleşmiş Dosyalar
Umut hakkı, binlerce kişiyi ilgilendiren genel bir ilke olmasına rağmen, kamuoyunda tekil ve sembolik dosyalar üzerinden tartışılmakta; ilke, kişiyle özdeşleştirilmektedir. Bu da hukuki düşünmeyi neredeyse imkânsız hâle getirmektedir.
Umut Hakkı Mağdur Adaletini Zedeler mi?
Bu sorunun net cevabı şudur:
Doğru kurgulanmış bir umut hakkı, mağdur adaletini ortadan kaldırmaz.
Modern ceza adaletinde:
Mağdur sürecin dışına itilemez,
Ancak mağdurun talebi de tek başına cezanın kaderini belirleyemez.
Umut hakkı değerlendirmelerinde:
Mağdura bilgi verilebilir,Görüş sunma imkânı tanınabilir,Toplumsal güvenlik temel kriter olarak korunur.
Ancak hukuk, intikam duygusuyla değil, ölçülülük ve insan onuruyla işler.
Umut Hakkı Olmazsa Ne Olur?
Umut hakkının tamamen reddedildiği bir sistemde:
Ceza, ıslah amacını kaybeder,
Devlet, “umut yok etme” yetkisini kendinde görür,
Hukuk, kişiye değil sembole göre işlemeye başlar. Bu durum yalnızca mahkûmu değil, hukuk devletinin kendisini aşındırır.
Tartışılması Gereken Asıl Soru
Umut hakkı tartışması, aslında şu soruya dayanır:
Devlet, en ağır suçlarda bile insan onurunu koruyabilecek mi? Bu soru; Bir kişiyi, Bir davayı, Bir siyasi görüşü değil; devletin kendini nasıl tanımladığını ilgilendirir.
Güçlü hukuk devleti, sert cezalar veren değil;
en zor durumda bile hukuksal ilkeyi koruyabilen devlettir.
Çünkü umut, bir lütuf değildir.
Umut, insan onurunun asgari şartıdır. Bu, mağduru unutmak değildir. Bu, suçu mazur görmek hiç değildir. Bu, devlete şunu sormaktır:
“Sen cezayı mı yönetiyorsun, yoksa intikamı mı?”
Unutulmamalıdır ki, Güçlü devlet, kapıları sonsuza kadar kilitleyen değil; en zor dosyada bile anahtarı cebinde hukukla taşıyabilendir.
Asıl soru şudur:
Bir insanın umudunu yok etmek, devleti gerçekten daha mı güçlü kılar?
Yoksa onu, kendi sertliğinin tutsağı mı yapar? Hukuk son bir soru daha sorar.
“Devlet neyi temsil ediyor?”
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.