Yahya Öger

Yahya Öger

Eski Tanrılar öldü, ben yeni Tanrıyım

Eski Tanrılar öldü, ben yeni Tanrıyım

Ortadoğu’da güç, kibir ve tarihin kaçınılmaz tokadı

Tarih, kibirle sarhoş olmuş tiranların enkazıyla dolu bir mezarlığa benzer. İktidarın verdiği sınırsız güç duygusu kimi liderleri zamanla gerçeklikten koparır. Hukuk ayaklar altına alınır, ahlak stratejik hesaplara feda edilir ve insan hayatı basit bir piyon gibi görülmeye başlanır. İşte o noktada siyaset yerini tehlikeli bir psikolojiye bırakır: kendini sorgulanamaz görmek.

Tarih ise böyle anlarda sessiz kalmaz. Çünkü tarih, kendini ilahlaştıran hiçbir gücü uzun vadede affetmemiştir.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, bu kibirli güç anlayışının modern bir örneğini gözler önüne seriyor. İsrail’in son yıllarda komşu ülkelere karşı giderek sertleşen askeri operasyonları, Gazze’de yaşanan yıkım ve bölgedeki sürekli gerilim hali yalnızca bir güvenlik meselesi olarak açıklanamaz. Bu tablo çok daha geniş bir stratejik düzenin parçası gibi görünmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu ülkeleriyle yaptığı devasa silah anlaşmaları bu düzenin önemli bir ayağını oluşturuyor. Bölge ülkelerine milyarlarca dolarlık silah satışı yapılırken Ortadoğu adeta küresel bir cephaneliğe dönüşmüş durumda. Resmi söylem her zaman “güvenlik” ve “istikrar” olsa da ortaya çıkan sonuç çoğu zaman bunun tersini gösteriyor: daha fazla gerilim, daha fazla çatışma ve daha fazla yıkım.

Silahların çoğaldığı bir coğrafyada barışın azalması tesadüf değildir.

Ortadoğu’da kurulan bu kırılgan düzen sürekli bir gerilim hattı üzerinde ayakta tutuluyor. Bölge ülkeleri birbirine karşı silahlandırılırken kalıcı bir barış ihtimali hep uzak tutuluyor. Böyle bir ortamda askeri üstünlüğü koruyan aktörler stratejik avantaj elde ediyor.

Ortadoğu’daki en trajikomik tablo ise bazı Körfez ülkelerinin içine düştüğü çelişkidir. Bir yandan egemenlikten ve ulusal güvenlikten söz edilirken diğer yandan ülkelerin toprakları başta ABD olmak üzere birçok küresel gücün askeri üsleriyle doludur. Bu üslerden kalkan savaş uçakları bölgedeki başka ülkelere yönelik operasyonlarda kullanıldığında sessizlik hâkim olur. Ancak hedef alınan ülkeler karşılık verdiğinde birden “ülkemizin güvenliği tehdit altında” çığlıkları yükselir.

Oysa tarih basit bir gerçeği tekrar tekrar hatırlatır: Düşmana kapısını açan ve onun evinin içine kadar yerleşmesine izin veren bir düzenin burnu er ya da geç yanar.

Modern savaş anlayışı da giderek farklı bir boyut kazanıyor. Büyük güçler artık kara harekâtlarında kendi askerlerinin kayıplarını azaltmak için yeni yöntemler kullanıyor. Savaşın en riskli kısmı çoğu zaman paralı askerler, özel güvenlik şirketleri ve vekil güçler üzerinden yürütülüyor. Böylece savaşın siyasi maliyeti düşürülüyor; fakat yıkımın gerçek bedelini yine bölge halkları ödüyor.

Ancak sorunun tamamını yalnızca dış güçlerle açıklamak da eksik olur. Ortadoğu’daki birçok yönetimin sömürgeci kapitalist düzene ve yayılmacı politikalara karşı ortak, güçlü ve adil bir duruş sergileyememesi bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Bölge halkları adalet duygusunu temsil eden bağımsız bir siyasi irade göremediğinde ortaya tehlikeli bir boşluk çıkıyor.

Bu boşluk çoğu zaman radikal hareketler tarafından dolduruluyor.

Başlangıçta adalet ve direniş söylemiyle ortaya çıkan bu hareketler zamanla farklı güç merkezlerinin manipülasyonuna açık hale gelebiliyor. Tarih bize birçok örnek gösterdi: bazı radikal örgütler doğrudan ya da dolaylı biçimde küresel istihbarat ağlarının ve finansal yönlendirmelerin etkisine girebiliyor.

İşte o noktada mücadele yönünü kaybediyor.

Adalet arayışıyla başlayan bir hareket kardeşi kardeşe kırdıran bir çatışma döngüsüne dönüşebiliyor. Aynı coğrafyada yaşayan ve çoğu zaman aynı inançlara sahip toplumlar birbirine düşman edilirken gerçek güç odakları sahnenin arkasında kalmayı başarıyor. Böylece “cihad” gibi derin bir ahlaki kavram da anlamından koparılıyor. Zulme karşı direnişi ifade eden bu kavram, bazı manipülasyonlarla kardeşi bertaraf etmeyi meşrulaştıran tehlikeli bir söyleme indirgenebiliyor.

Bu durum yalnızca dini kavramların değil toplumların geleceğinin de tahrip edilmesi anlamına geliyor.

Ortadoğu’nun gençleri ise bu büyük oyunun en ağır bedelini ödeyen kesim oluyor. Irak’ta, Suriye’de ve İran’daki Kürt gençleri başta olmak üzere birçok toplumun gençleri farklı siyasi hesapların gölgesinde cephelere sürülüyor. Tarih defalarca aynı gerçeği gösterdi: siyasetin kazancı çoğu zaman bireyseldir, fakat bedelini genç nesiller öder.

Gençleri kahramanlık söylemleriyle cepheye göndermek kolaydır. Onlara sloganlar ve semboller sunmak da kolaydır. Zor olan ise onlara özgür, adil ve barış içinde yaşayabilecekleri bir gelecek sunmaktır.

Bugün küresel güçlerin Ortadoğu’da kurduğu denklem de benzer bir mantıkla işliyor. Silahlar satılıyor, gerilim büyütülüyor ve toplumlar birbirine karşı konumlandırılıyor. Fakat tarihin ironisi şudur: kendini yenilmez sanan güçler çoğu zaman en beklemedikleri anda tökezler.

Vietnam’da yaşananlar bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Dönemin en büyük askeri gücü teknolojik üstünlüğüne rağmen beklemediği bir direnişle karşılaştı. Afganistan’da yaşananlar da aynı gerçeği hatırlattı. Süper güçler kendilerini tarihin mutlak hakimi gibi görmeye başladıklarında aslında kendi kırılganlıklarını büyütmeye başlarlar.

Bugün bazı liderlerin söylemlerinde hissedilen kibirli ton bu yüzden dikkat çekicidir. Uluslararası hukuk çoğu zaman stratejik hesapların gerisinde bırakılıyor, insan hayatı siyasi denklemlerde basit bir değişken haline geliyor.

Oysa tarihin en eski dersi çok nettir.

Firavunlar, imparatorlar ve diktatörler… Hepsi kendilerini tarihin merkezine koydu. Güçlerinin sonsuza kadar süreceğine inandılar. Ama sonunda hepsi tarihin dipnotuna dönüştü.

Bugün dünyada bazı güç merkezlerinin yürüdüğü yol da aynı kibirli patikayı hatırlatıyor. Sanki insanlığın kaderi birkaç askeri ve siyasi merkezin iradesine bırakılmış gibi bir görüntü oluşuyor.

Fakat gerçek bundan çok daha basit.

Hiçbir güç sonsuz değildir.

Hiçbir zulüm ebedi değildir.

Ve hiçbir lider Tanrı değildir.

Bazıları bunu anlamak için önce şu cümleyi kuracak kadar ileri gider:

“Eski tanrılar öldü… ben yeni tanrıyım.”

Oysa hakikat çok daha açık bir meydan okumayı hatırlatır. Kur’an’ın şu çağrısı, insanlığın kibirli iddialarına adeta bir tokat gibi iner:

“De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka yardım çağırdıklarınızı çağırın da bakalım; başınıza gelen sıkıntıyı kaldırabilecekler mi?”

İnsanlık tarihi bu sorunun cevabını defalarca verdi.

Ve her defasında aynı sonuç ortaya çıktı:

Kendine yeni tanrılar arayanların sonu, tarihin tokadıyla yüzleşmek oldu.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yahya Öger Arşivi